HABERLER
   
  APANDİSİT NEDİR VE NEDEN OLUŞUR ? BELİRTİLERİ NELERDİR ? - 26.01.2010
 

 Apandist kör bağısağın bir uzantısıdır. Apandiste bağısak bademciği de denmektedir. Apandist şekil olarak bir solucana benzer ve hareket edebilme özelliğine sahip olan apandistin içinden besin geçememektedir. Apendistin uzunluğu genelde dokuz ile on santim arasındadır ve dahada uzun olabilmektedir. Apandisttin yerleştiği yer genelde karın bölgesinin sağ alt tarafındadır ama bazı insanlarda apandist farklı yerlere yerleşebilmektedir. Buda apandisttin teşhis edilmesini zorlaştırmaktadır. Apandisttin vucuttaki görevi hala bilinmemektedir.

Apandist Neden Oluşur?

 Kör bağırsağın bir uzantısı olan apandistin içi çok dardır. Bağırsakta yaşıyan organizmalar apandistde de yaşamaktadırlar. İç boşluğu dar olan apandisttin tıkanması sonucu bura da yaşıyan mikro organizmalar aşşırı şekilde üreyerek mikrop ve hastalık oluşturacak düzeye gelirler. Apandist de çoğalan bu mikroplar apandisttin şişmesine ve eğer mudahale edilmesse yırtılmasına neden olurlar. Apendist şişdikçe ağrı seviyesi de artmaktadır. Apandist bir çok sebebten tıkanabilir. Bunlar arasında bağısak solucanları, apandisttin uzun olması, yoğun mukuslar ve çeşitli çekirdekli yiyeceklerin çekirdeğinin takılması en sık rastlanan apandistin tıkanmasına neden olan unsurlardır.

Apandist Patlamasının Sağlık Açısından Tehlikeleri ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

 Apandistin tıkanması sonucu burada hızla üryen mikroplar apandistin şişmesine ve mudahele edilmesse yırtılmasına sebeb olur. Apandist toplumda yagın ve tehlikeli bir hastalıktır. Apandist ağrıları başladıktan oniki ile yirmidört saat içinde ameliyet edilmezse apandist patlar ve buradaki mikroplar karın boşluğuna yayılır. Bu durum organların çok ciddi enfeksiyonlar kapmasına neden olur ve hatta hastanın zehirlenerek ölmesine neden olabilmektedir.

Apandist’in Belirtileri

  • ilk olarak karın üst bölgesinde ağrı ile başlar
  • Karın üst bölgesindeki ağrı hafifler ve karın sağ alt bölgesinde ağrı başlar
  • Karında hissedilen ağrının yavaş yavaş şiddetlenmesi
  • Karında hissedilen ağrının süreklilik kazanması
  • Ateş
  • Kalp atışlarında hızlanma
  • İştah kaybı
  • Mide bulantısı ve kusma

 Çocuklarda sık sık karın agrısı olduğu için apandistten genelde şüphelenilmez. Ama bu yanlış bir kanıdır yapılan araştımalarda apandist teşhissi konulan hastaların %65 i çucuk ve gençlerden oluşmaktadır.

Apandist Tedavisi

 Apendist tedavisi çok klolay olan hastalıklardan biridir. Apandist antibiyotik ile tedavisi zor olan bir hastalıktır. Çünkü apandist antibiyotiklerin zor ulaşabileceği bir yerdedir. Apandist tedavisi için en kolay yöntem ameliyattır. Apandist ameliyatı yaklaşık yarm saat süeren bir ameliyattır. Apandist ameliyatı çok kolay bir ameliyat olduğu için ve ameliyattan sonra hastayı gözlemliyebilmek için hastanede bir gün gibi kısa bir süre hastanede yatma süresi vardır.

   
 
  KÖK HÜCRE NEDİR ? - 08.01.2010
 

   Kök hücreler vücudumuzda bütün dokuları ve organları oluşturan ana hücrelerdir. Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir.

     Genel olarak 3 tür kök hücre vardır. Bunlar totipoent, multipotent ve pluripotent kök hücrelerdir. Bir hücrenin totipotent olması bütün vücudun tüm organ ve dokularına dönüşebilmesi anlamına gelir. Bu hücreler plasenta ve amnios kesesi zarları gibi embriyo dışı dokulara da farklılaşma yeteneğine sahiptirler. Totiptent hücreler gelişmenin ileri evrelerinde pulirpotent hücrelere dönüşebilirler. Pluripotent hücreler totipotent hücreler gibi vücudun bütün hücrelerine dönüşmezler. Pluriptent bir hücre vücudun birçok hücresine dönüşebilecek yetenektedir. Multipotent hücreler gelişmenin daha ileri evresine ait hücrelerdir ve özelleşmiş hücre tiplerine farklıklaşabilirler. Örneğin, multipotent bir kan hücresi diğer özelleşmiş kan hücrelerine dönüşebilme kabiliyetine sahiptir.

     Bu açıklamaya bir örnek verecek olursak, totipoent hücreler ilkokul öğrencileri gibidir, gelecekte her türlü mesleğe yönlenebilirler. Pluripotent hücreler üniversite öğrencileridir hangi okulda okuyorlarsa o mesleği yapmak üzere hazırlanmaktadırlar. Multipotent hücreler ise üniversiteden mezun olduktan sonra bir meslek gurubunda alt dallara ayrılan uzmanlara benzetilebilir.

     Totipotent hücreler embriyonun en erken evresindeki kök hücrelerdir. Pluripotent hücreler embriyonun blastokist evresinden itibaren ve fetusta bulunabilen hücrelerdir. Multipotent hücreler ise kordon kanı ve yetişkin kök hücrelerdir.

 

   
 
  GDO' LU ÜRÜNLERE DİKKAT... - 07.01.2010
 
GDO' yani genetiği değiştirilmiş organizmalar olarak adlandırılan besinler, insan eliyle labaratuvar ortamında oluşturuluyor.

 Amaç, besin değeri yüksek yiyecekler elde etmek. Ancak bazı uzmanlar, bu besinlerin uzun vadede insan sağlığını olumsuz etkileyebileceğini söylüyor.

Henüz hormonlu gıdaların yan etkileri nedir, ne değildir tartışmaları sürerken genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili daha büyük bir tartışma ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmiş gıdalar geleceğimizi nasıl etkileyecek? Bu tasarlanmış besinler bize şifa mı getirecek yoksa sağlığımız için büyük tehdit mi oluşturuyor? Bazı gen teknolojistleri, besin değeri daha yüksek ve daha ucuz yiyecekler tasarladıklarını söyleseler de bu konuda tartışmaların arkası kesilmiyor. Yurt dışından ithal edilen genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili sivil toplum örgütlerinin ve bazı uzmanların kaygı duyduğu riskler arasında, alerjik reaksiyonlar, metabolizma hasarları, toksik kirlenme, antibiyotiklere direnç, hücresel başkalaşımlar, deli dana, alzheimer ve kanser hastalıkları yer alıyor. Kamuoyunun kafa karışıklığı giderek artıyor. Gelen tepkilerden destek alan uzmanlar; kontrollü üretim, sıkı denetim ve toplumun bilgi edinme hakkı konularına özen gösterilmesini istiyorlar.

GDO ne demek?
İnsan eliyle dizayn edilen ve 'GDO' yani 'Genetiği değiştirilmiş organizmalar' olarak adlandırılan besinlerden söz ediyoruz... Canlılardan, başka canlılara aktarılan genler sonucu ortaya çıkan yeni ürünlere 'GDO' deniyor. Gen teknolojistleri, bir organizmadan diğerine gen transferinde 'kes-yapıştır' yöntemini kullanıyorlar. Amaç, besin değeri daha yüksek ve maliyeti daha düşük yiyecekler elde etmek. Ülkemizde tüketilen GDO'ların başını, mısır, soya, kanola ve türevi hazır yiyecekler çekiyor. Bu teknolojinin hayatımıza etkileri, sadece 'mısır ya da soya içerikli hazır gıda' tüketerek yansımıyor. Örneğin yediğiniz tavuk GDO'lu yemle beslenmişse hem tavuk eti hem yumurtası GDO'lu hale geliyor. Ülkemizde bu ürünlerin analiz ve denetiminin yapılmasıyla ilgili yasal düzenlemeler gündemde.

GDO'lu mu, değil mi?
Tükettiğimiz ürünlerin GDO'lu olup olmadığını çıplak gözle ya da tadarak anlamak mümkün değil. Ama ürünlerin nereden ithal edildiğini öğrenmenin faydası olabilir. Ambalajındaki içerik etiketinde glikoz, sakkaroz, fruktoz, mısır nişastası, soya proteini bulunuyorsa GDO olması ihtimali yüksek. Yeni yasal düzenlemelerle Avrupa'da olduğu gibi ürünlerin GDO'lu ya da GDO'suz olup olmadığının ambalajda belirtilmesi gündemde. Bu karmaşa döneminde insanlar organik ürünlere yöneliyor, organik pazarlar dolup taşıyor.

Zararları neler olabilir?
Enzim bozuklukları
Deli dana
Alzheimer
Morgellon hastalığı (ölümcül bir deri hastalığı)
Kanser
Besinlerdeki vitamin sentezlerinin bozulması
Bağışıklık sistemi problemleri

   
 
  KORDON KANI NEDİR ? - 06.01.2010
 

Kordon kanı, bebeğin doğumundan sonra göbek kordonu içinde kalan kandır. Bununla ile ilgili merak ettiklerinizi yazımızda bulabilirsiniz.

Kordon kanı hangi amaçla nasıl saklanır?

Kök hücre nakillerinde doku uyumu büyük önem taşır. Birçok acil tedavi gerektiren hastada doku grubu uygun verici kök hücresi bulunamamaktadır. Kordon kanı kök hücresi bebeğin kendi kanıdır, bu nedenle uyum sorunu yoktur. Ayrıca aile bireylerine de doku grubu uyumu olasılığı diğer kök hücre kaynaklarına göre daha yüksek orandadır.

Kordon kanındaki kök hücrelerin avantajı nedir?

Kanda çok az sayıda bulunan ve kemik iliğinden alınması zahmetli bir işlem gerektiren kök hücreler kordon kanında daha çok sayıda bulunmaktadır. Kordon kanı kök hücrelerinin çoğalma potansiyelinin diğer kök hücre kaynaklarından daha fazla olduğu araştırmalar sonucunda gösterilmiştir. Bilim adamları, kordon kanının geleceğin nakilleri için çok kıymetli bir kaynak olacağı konusunda hemfikirdir.

Kök hücre nakillerinde doku uyumu büyük önem taşır. Birçok acil tedavi gerektiren hastada doku grubu uygun verici kök hücresi bulunamamaktadır. Kordon kanı kök hücresi bebeğin kendi kanıdır, bu nedenle uyum sorunu yoktur. Ayrıca aile bireylerine de doku grubu uyumu olasılığı diğer kök hücre kaynaklarına göre daha yüksek orandadır.

Kemik iliği ve kordon kanı arasındaki farklılıklar ise;

1- Kemik iliği alınması ameliyathane şartlarında cerrahi yöntemlerle yapılır. Kemik iliği veren kişi açısından oldukça acı verici ve zaman alıcıdır, ayrıca maliyeti çok yüksek olmaktadır.

2- Kemik iliği için uzun bir hazırlık dönemi gerekirken, kordon kanı hazır tutulan bir kök hücre kaynağıdır.

3- Aile dışından hastayla doku uyumu gösteren verici bulma şansı milyonda birdir. Etnik kökenlerin değişiklik göstermesi halinde bu olasılık daha da azalmaktadır.

4- Kordon kanı hücrelerinin henüz bağışıklık sistemi gelişmemiş olduğu için mutlak doku grubu uyumu gerekmemektedir. Kemik iliğinin tersine 3/6 doku grubu uyumu ile bile nakil yapılabilmektedir

 

Toplanan kordon kanı miktarı önemli midir?

Kordondan alınan kan miktarı ortalama 50-150 cc'dir. Alınan kan, bebek göbek kordonundan ayrıldıktan sonra anne ve bebekle ilişkisi kalmayan plasentaya bağlı göbek kordonundan alınmaktadır. Bu kısım normal koşullarda doğum sonrasında atılmaktadır. Bu nedenle anneye veya bebeğe hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Kordon kanı en az 50-60 ml alınmalıdır.

Kordon kanı kök hücreleri kimler için kullanılır?

Kordon kanı otolog kullanımın dışında allogenik olarakta kullanılır. Kemik iliğinin tersine 3/6 doku grubu uyumu ile bile nakil yapılabilmektedir. Yani aile bireyleri dahil (x) şahıslar için 3/6 doku grubu uyumu olma şartı ile kullanılabilinir.

Doğum şekli kordon kanının toplanmasında önemli mi?

Doğum şeklinin kordon kanı kalitesine ilişkin bir istatistik çalışma yoktur, fakat  normal doğumlarda enfeksiyon riskinin daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.

Belirli dönemlerde kana zarar vermeden kan hakkında bilgi alınabilinir mi?

Böyle bir uygulama olmamasına karşın gerek de görülmemektedir. Doğum sonrası toplanan kordon kanı ile ilgili tüm kalite tetkikleri çalışılmaktadır.

Doğum sırasında bebeğin kordon kanı toplanmaması mümkün müdür?

Kordon kanı doğum esnasında bebek anneden ayrıldıktan hemen sonra alınır.

İkiz bebek doğumlarında her iki bebekten kordon kanı alınması gerekir mi?

Evet. İkiz bebeklerde her bir bebek için kordon kanı alınması daha doğrudur, fakat alınan bir kordon kanı diğer bebek için de kullanılabilinir.

Kordon kanı saklanması ile ilgili kime danışmak gerekiyor?

Doğumu gerçekleştirecek hekiminize danışabilir ve ya Asklepion Dokuz Eylül Tıp Laboratuvarına ulaşarak bilgi alabilirsiniz

 

   
 
  DOMUZ GRİBİNDEN KORUNMANIN YOLLARI... - 05.01.2010
 
   
 
  SÜREKLİ STRES HEM İŞİ, HEM SAĞLIĞI KAYBETTİRİYOR.... - 03.07.2009
 

      Son zamanlarda yayınlanan bilimsel araştırmalar, iş yerinde yaşanan stresin sadece dikkati ve motivasyonu olumsuz etkilemekle kalmayıp, uzun vadede kalp hastalıklarından inmelere birçok ölümcül hastalığa zemin hazırladığını gösterdi.

 

     Sürekli stres ruh ve beden sağlığını nasıl etkiliyor?
Kişinin bedensel ya da ruhsal olarak zorlandığı, yüklendiği durumlarda stres ortaya çıkar. İşyeri stresi söz konusu olduğunda, stres, kaygı ve gerginlik yaratan bir duygusal deneyim olarak tanımlanır. Sürekli stres altında olan kişiler, hem iş verimlerini hem de bedensel sağlıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.

Stres hagi hastalıklara yol açıyor?
    

     Yöneticinin aşırı talepleri, haksız rekabet, işini kaybetme kaygısı veya olumsuz koşullardan ötürü işyerini açık tutamama korkusu gibi nedenlerle sürekli kendini tehlikede hiseden bir kişide sürekli zorlanmanın olumsuz sonuçları kendini gösterir. Bağışıklık sistemi zayıflar, iş devamsızlığı ve sağlık sorunları artar. Stresle ilgili hastalıkları olanların beş kat daha sık doktora gittikleri saptanmıştır.
Stres, endişe düzeylerinin yükselmesi, uykusuzluk, sinirlilik, alkol ve sigara kullanımında artma, kilo alımı, depresyon gibi birçok soruna yol açar. Motive olamayan, dikkatini toplayamayan, öfkesine hakim olamayan kişiler daha az verimlidir. 

Ne yapılmalı?

     Hem kurumlar hem de bireyler önlem alabilir. İşyerlerinin alabileceği önlemler temel olarak işyerinin çalışanlar arasındaki eşitsizliklerin azalmasını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi, psikolojik baskının engellenmesini sağlayacak kontrol sistemlerinin oluşturulması, terfi ya da ödüllendirme gibi konularda belirsizlik-lerin azaltılması ve şeffaflık sağlanması.

    Bireyler ise kendilerindeki stres belirtilerini tanımalı ve gerektiğinde bu duruma müdahale etmelerini sağlayacak teknikleri öğrenmelidir.

   
  DEMİR EKSİKLİĞİ VE KANSIZLIK - 06.03.2009
  Metabolizmanın canlılığı için gerekli olan vitamin ve mineraller içinde en önemlilerinden biri demirdir. Sağlıklı, yetişkin bir bireyin vücudunda ortalama 35 gram kadar bulunan demirin en önemli görevi kanda oksijenin taşınmasına yardım etmesidir. Ayrıca bağışıklık sistemi ve bilişsel performans için de gerekli bir elementtir. Bireyin bir günde kaybettiği demir ortalama 0.9 mg olarak hesaplanmıştır. Normal bir beslenme programındaki demirin % 10'unun emildiği düşünülecek olursa günlük alınması gereken demir miktarı 9 mg kadar olmalıdır. Bu gereksinimin karşılanamadığı ve vücutta yeteri kadar demir kalmadığı zaman "demir yetersizliği anemisi" adını verdiğimiz bir durum gözlenir. Ayrıca kansızlık diye tabir edilen durum görülmektedir. Anemi durumunda baş dönmesi, yorgunluk, iştahsızlık, sindirim sisteminde bozukluklar, kısa nefes alıp verme gibi belirtiler görülmektedir. Kansızlık, çocuklarda büyümeyi olumsuz etkilemekte, zihinsel yetenekleri zayıflatmakta ve enfeksiyonlara karşı direnci azaltmaktadır. Pika tehlikesi Pika en az 1 ay süreyle yenilebilir olmayan maddeleri sürekli yeme eğilimi içinde olma hali olarak tanımlanabilir. Pikada çocuk; çivi, bozuk para gibi maddeleri yemeye çalışır. Pika görülen çocuklar ile ilgili olarak demir eksikliği anemisinden de şüphelenilmesi yerinde olacaktır. Kırmızı et Kırmızı et yüksek oranda protein içeren, aynı zamanda da yapısındaki vücut tarafından emilebilme özelliği yüksek olan demir sayesinde bizi kansızlığa karşı koruyan önemli bir besindir. Kırmızı etin içerdiği proteinler önemli bir enerji kaynağı olmalarının yanı sıra vücutta önemli görevlerde rol alırlar. Doku yapımı, doku onarımı ve büyüme ve gelişme açısından da en temel yapı taşlarıdır. Kırmızı et içerdiği demir sayesinde vücudu kansızlığa karşı korur. Fakat bu etkisini daha da artırabilmek amacıyla C vitamini açısından zengin besinlerle tüketilmesi önemlidir. Pişirirken özellikle yağda kızartmak yerine fırın, ızgara veya haşlama tarzında tüketilirse daha faydalı olacaktır. Demir eksikliği anemisinden korunabilmek için: Demirin iyi kaynağı olan besinler (karaciğer, kırmızı et, balık vb.) tüketilmelidir. Demirin emilimini arttırmak amacıyla, özellikle yemeklerle birlikte domates, mandalina, maydanoz, kivi, portakal türünden bir C vitamini kaynağı tüketmek gerekir. Çünkü C vitamini demir emilimini arttırmaktadır.
   
  MEYVENİN GÖZE YARARI... - 06.03.2009
          Gözlerimiz, sağlığımız konusunda bize çok önemli ipuçları verir. Gözlerimizde oluşan bazı sorunlar kimi zaman vücudumuzdaki çok önemli hastalıkların habercisi olabilirler. Örneğin kataraktta, göz merceği saydamlığını kaybeder ve görme azalır. Glokom, göz içi basıncının yükselmesi nedeniyle görme sinirinin giderek zayıflamasına ve görme kaybına yol açar. Erişkinlerde görülen göz hastalıklarının birçoğu daha az sıklıkla olmak üzere bebeklerde ve çocuklarda da görülebilir. A vitamini almak önemli Göz sağlığımızı olumsuz etkileyen hastalıklar arasında ise kronik diyabet ve tansiyon yer alır. Özellikle diyabet, gözde katarakt, glokom ve en önemlisi diyabetik retina hastalığına sebep olabilir. Diyabetlerde görme kaybı gelişme ihtimali normalden 25 kez daha fazladır. Diyabette beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi gerekir. Bu da glisemik indeksi düşük besinleri ve posalı yiyecekleri tercih etmekle, öğün atlamamakla, aşırı yağlı yiyeceklerden sakınmakla, şeker ve şekerli yiyeceklerden uzak durmakla olur. Gece iyi görememe olgusu ise genellikle A vitamini ve çinko eksikliğinden ileri gelir. En iyi A vitamini kaynakları havuç, ıspanak, lahana, portakal ve sarı renkli meyvelerdir. Sigara tiryakilerinde B12 eksikliğiyle birlikte görülen ender bir göz hastalığı ise tütün körlüğü olarak bilinir. Erken yaşlarda düzenli olarak ve bol bol meyve yemek, ilerleyen yaşlarda görme kayıplarını önemli oranda önler. Araştırmalar düzenli olarak günde üç öğün meyve yiyenlerde, yaşlılıkta görme kayıplarının yüzde 36 azaldığını ortaya koyuyor. Çoklu vitamin almak, katarakt riskini yüzde 60 azaltıyor. Özellikle çoklu vitamin hapında bulunan E ve C vitaminlerinin, katarakt riskini indirmede önemli rolü olduğu belirtiliyor. Havuç Havuç içerdiği özel şekeri, A vitamini ve bol vitaminleri ile karaciğeri kuvvetlendirir, vücuttaki üre asidinin, ürat tuzlarının, benzeri yorgunluk maddelerinin idrarla dışarı atımına yardımcı olur. İçerdiği beta-karoten sayesinde gözleri korur ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Göz için doğal reçeteler Ceviz yapraklarının kaynatılması ile elde edilen sıvıya batırılan temiz bir bez parçası göz üzerine konursa göz iltihaplanmalarını önler. Göz nezlesi ve kanlanmasında gül yapraklarından yapılan çayla göz banyosu yapmak çok etkili olur. Havuç gözleri kuvvetlendirir. Kavun göz nezlesine iyi gelir. Maydanoz suyu ile yapılan göz banyosu gözkapağı iltihaplarını iyileştirir. Rezene tozu karıştırılan suyla yıkandığında gözler kuvvetlenir.
   
  KORONER ARTER BY-PASS CERRAHİSİ - 06.12.2008
  Koroner arter by-pass cerrahisi sırasında, tıkalı koroner damarın çevresinden dolaşılarak kanın akabileceği yeni kanallar oluşturulur. Böylece besin ve oksijen alamayan hücrelerine başka kanallardan ihtiyaç duyduğu maddeler ulaştırılır. Bu amaçla doktorunuz vücudun bir başka bölgesindeki sağlıklı damarlardan yararlanır. Örneğin göğüs duvarından bir atardamar yada bacaktan bir toplar damar parçası alır. Bir hastaya tıkalı olan damarlarının sayısına göre iki, üç hatta daha fazla bypass grefti, yani yeni damar parçası konabilir. Ameliyattan sonra hasta, cerrahi yoğun bakım ünitesinde 12-24 saat kadar izlenir. dolaşımı ve kan basıncını düzenleyici ilaçlarla kalp-damar sistemi desteklenir. Hastanın genellikle en az 3-5 gün hastanede kalması gerekir. BALON ANJİYOPLASTİ Balon anjiyoplasti sırasında tıkalı damar bölgesine özel olarak yapılmış bir balon sokularak şişirilir. Şişen balon damar duvarındaki plağın sıkışmasına ve damarın kan akımının yeniden başlamasına yardım eder. Daha sonra balon indirilerek geri alınır. Balon, aynı damarda birden fazla darlığa veya birden fazla damardaki darlıklara aynı seansta veya farklı seanslarda uygulanabilir. Bu işlemler arasında stent yerleştirilmesi, lazer anjiyoplasti ve aterektomi sayılabilir. Stent damarın açık kalmasını sağlayan metal ağ benzeri bir tüptür. Stent, bir balon kateter içine konur ve tıkalı atardamar bölgesine yerleştirilir. Balon şişirildiğinde stent genişler ve daralmış olan damarı genişletir. Böylece damardan geçen kan akımı ve hasta rahatlar. 30 dakika kadar süren bu işlem sırasında hasta uyanıktır. Hafif bir sakinleştirici verilerek rahat etmesi sağlanabilir. İşlemden yaklaşık 6 saat sonra hasta ayağa kaldırılır ve yardımla yürümesine izin verilir. Genellikle bir gece sonra hastaneden taburcu edilir.
   
  KOLESTEROL NEDİR ? - 06.11.2008
  KOLESTEROL NEDİR ? Kolesterol, yaşam için gerekli bir maddedir ve beyin, sinirler, kalp, barsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur. Vücut kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, cinsiyet hormonları), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. LDL KOLESTEROL: Kan damarları duvarlarına girebilmek için yeterince küçüktürler ve damar duvarında birikerek zarar verirler. “ Kötü kolesterol” olarak da adlandırılır. HDL KOLESTEROL: Vücudun kullanamadığı kolesterolü karaciğerden safraya taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar. “İyi kolesterol” olarak da adlandırılır. Kalp ve damar sağlığı açısından, kanda kötü huylu kolesterolün düşük ( 100 mg/dl’ den daha az ), iyi huylu kolesterolün yüksek ( 40 mg/dl’ den yüksek ) olması gerekmektedir. Kalıtımsal olarak Türk toplumunda iyi kolesterol düzeyini ( HDL Kolesterol ) düşük olması kalp hastalıkları açısından önemli bir risk yaratmaktadır. KOLESTEROL NEDEN ARTAR ? Kanda kötü kolesterol düzeyini artıran çok sayıda faktör vardır. • Kalıtım • Yediğimiz gıdalar • Şişmanlık • Yaş • Diyabet • Yüksek tansiyon • Sigara • Stres • Bazı böbrek ve tiroid hastalıkları • Hareketsiz yaşam Kişinin normal – sağlıklı olarak nitelendirilmesi için, total kolesterolün 200 mg/dl’nin altında, LDL –Kolesterolü 130 mg/dl’nin altında ve HDL- Kolesterolün 40 mg/dl’nin üstünde olması gereklidir. YÜKSEK KOLESTEROLÜN ZARARLARI Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol, genç yaşlarda damar duvarlarında birikmeye başlar ve zararlı etkilerini zaman içinde gösterir. Yıllar içinde sinsice ilerleyen bu birikimle damarlarlarda daralma ve tıkanma ortaya çıkabilir, dokulara yeterince oksijen taşınamaz. Kalbi besleyen damarlarda yani koroner arterlerde tıkanma ve daralma, göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetersizliğine neden olur. Beyni besleyen damarlardaki kolesterol birikimi, felçlere, konuşma bozukluklarına ve dengesiz yürümeye, böbrek damarlarındaki birikim, yüksek tansiyon ve böbrek yetersizliğine yol açabilir. Ana atardamarda yani aortda kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri, daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilirler: bağırsağı besleyen damarları tıkayarak barsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak gangrene yol açabilirler. NASIL KONTROL ALTINA ALINIR ? Tedavi düzenlenirken şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tedavisi de planlanmalıdır. Tedavi 2 aşamada gerçekleştirilir: 1. İlaçsız tedaviler alışılmış yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da düşünülebilir. İlaçsız tedavilerin başında, beslenme alışkanlığının değiştirilmesi gelir. Bu, yüksek kolesterol tedavisinin olmasa olmaz koşuludur. Doymuş yağ ve kolesterol içeriği düşük bir diyet seçilmelidir. Sıvı bitkisel yağlarda doymamış yağ oranı daha fazladır, bu nedenle, sıvı bitkisel yağlar, genel olarak sebze, meyve ve hububat tercih edilmelidir. Kızartmalardan kaçınılmalı ve tercihen kırmızı et yerine beyaz et tüketilmelidir. Karaciğer, böbrek ve beyin gibi kolesterolü fazla olan etlerden uzak durulmalıdır. Yüksek tansiyonu bulunan hastaların kan basıncını düşürmek için tuzu azaltmaları gereklidir. 2. İlaç tedavisinde kullanılan ilaçlar, yağ metabolizmasındaki bozuklukların düzenlenmesi amacıyla geliştirilmişlerdir. İlaç tedavisi, kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır.
   
  SERVİKS KANSERİ - 11.09.2008
  SERVİKS KANSERİNİN BELİRTİ VE BULGULARI NELERDİR ? Serviks kanserinin ilk başlangıç evrelerinde genellikle belirti ve bulgu görülmez. Çoğunlukla kanser yayıldıktan sonra belirti ve bulgular ortaya çıkmaktadır. Aylık adet kanamaları dışında vajinadan anormal akıntı gelmesi serviks kanserinin bir işareti olabilir. Cinsel ilişki sonrası kanama olması sık görülen bir belirti olup yine cinsel ilişki sırasında ağrı olması da serviks kanseri belirtisi olabilir. Ancak bütün bu belirtiler serviks kanseri dışında diğer hastalıklara bağlı da gelişebileceği unutulmamalıdır. Örneğin iltihabi bir hastalık da ağrı yada kanamaya sebep olabilir. Bu nedenle bu belirtiler olduğu zaman mutlaka bir hekimle görüşülmesinde yarar vardır. Belirtilerin olmasını beklemeden düzenli olarak pap testi ve pelvik muayene yaptırmak daha akılcı bir yoldur. Serviks kanserinin risk faktörleri nelerdir? çok sayıda erkekle cinsel ilişkide bulunma, diğer üreme sistemi bölümlerinin kanserleri, geçmişte squamöz intraepitelyal lezyon tanısı almış olma ilk cinsel ilişkinin erken yaşta (16 yaş veya küçük) olması, geçmişte insan papilloma virus (HPV) enfeksiyonu yada diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkları geçirmiş olma, aktif yada pasif sigara içiciliği, şimdiki ya da geçmişteki cinsel partnerlerin cinsel ilişki ile bulaşan hastalık riski taşıması, immün eksiklik, HIV (+) olma, kötü beslenme Serviks kanserinin gelişiminde en önemli faktörün insan papilloma virusunun (HPV) olduğu kabul görmektedir. Cinsel yolla bulaşan diğer faktörler arasında bulunan HSV2 virusunun aynı şekilde etki gösterdiği düşünülmektedir. Serviks kanser hücrelerinde bu virüsün genetik yapısının bulunması bu bulguyu desteklemektedir. Günümüzde 70 den fazla HPV tipi belirlenmiş olup bunların yaklaşık 24 tanesinin insan üreme sisteminde hastalık etkeni olduğu saptanmıştır. Bunlar arasında da tip 16 ve tip 18’ in serviks kanseri gelişiminde en önemli rol oynadığı saptanmıştır. HPV enfeksiyonunun önlenmesinde; Doğum kontrol yöntemi olarak prezervatif gibi engelleyici yöntemlerin kullanılması, Spermisid adı verilen kremlerle doğum kontrolü yapılması, Tek eşliliğin tercih edilmesi yararlı olabilmektedir. Sigara içilmesi kadınlarda squamöz hücreli serviks kanseri riskini arttırır. Bu risk sigara içiminin süresi, miktarı ve yoğun sigara dumanına maruz kalma ile daha da artar. Hiç sigara içmeyen ve duman maruziyeti olmayan kadınlara göre bu kadınlarda risk 3 kat daha fazladır. Bazı vaka kontrollü çalışmalarda çeşitli gıdaların kanser riski üzerine etkileri araştırılmıştır. Diyet içerikleri karoten, C vitamini, E vitamini ve folik asitten zengin olan kadınlarda serviks kanserinin daha az görüldüğü bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda A vitamininin az alınmasının riski arttırdığı gösterilmiştir. Yine benzer çalışmalarla beta-karoten düzeyinin serviks kanser oranı ile ters orantılı olduğu saptanmıştır. Ancak ağız yoluyla folik asit verilen iki randomize çalışmada koruyucu etkinlik gösterilememiştir. A vitamininin HPV ile ilişkili proliferasyonu önlediğini gösteren bazı deneysel çalışmalar mevcuttur. Çalışmalar henüz tamamlanmamıştır. Bu nedenle rastgele vitamin kullanılmamalıdır. Bu konuda hekiminizle görüşerek daha detaylı bilgi alabilirsiniz. Serviks kanseri erken tanınabilir mi ? Serviks kanseri, düzenli pap testi ve jinekolojik muayeneler ile birlikte kanserin belirti ve bulgularına karşı uyanık olmakla erken yakalanabilir. Erken tanı konması tedavinin başarı şansını arttırmaktadır. Serviks kanseri tanısı nasıl konur? Tıbbi hikaye ve fizik muayene: Kişi doktora başvurduğunda kişisel ve aile ile bazı bilgiler sorulur. Bu soruların amacı risk faktörlerinin belirlenmesi ve serviks kanserinin hastadaki belirtilerini ortaya koymaktır. Ayrıntılı fizik muayene ile genel olarak sağlık durumu değerlendirilir. Jinekolojik muayene ile değerlendirme tamamlanır. Sistoskopi, proktoskopi ve genel anestezi altında muayene: Sistoskopi işleminde, ışıklı, uzun ve dar bir tüp ile üretradan (idrar yollarının sonu) girilerek mesaneye ulaşılır. Bu yöntemle üretra ve mesane kanser yayılımı açısından incelenir. Şüpheli alanlardan milimetrik biyopsiler (parçalar) alınabilir. Sistoskopi, bölgesel anestezi ile sadece girilecek olan bölge uyuşturularak ya da bazı hastalarda genel anestezi altında yapılır. Rektoskopi: Işıklı bir tüp ile rektumdan (kalın barsağın sonu) girilerek kanser varlığı araştırılır. Biyopsi: Eğer alınan biyopsi (parça) sonucunda serviks kanseri olduğunuz ortaya çıkmışsa, bu tip kanserlerin tedavisi ile uğraşan bir cerraha başvurmanız gerekir. Pap (smear) testi nedir? Pap (smear) testi; servikste (rahimağzı) kansere dönüşebilecek hastalığı bulunan ya da serviks kanseri için yüksek risk taşıyan kadınları belirleyen bir tarama testidir. Smear (pap) yönteminin güvenilirliği, örneğin alınma tekniğine ve sitolog tarafından yeterli incelenmesine bağlıdır. Pap testinin invaziv kanserde kanseri atlama olasılığının % 50 olması nedeniyle pap testi negatif bile olsa, serviksde gözle görülür bir lezyon varlığında mutlaka biyopsi yapılmalıdır. Serviks, muayenesinin rahatlıkla yapılabilmesi nedeni ile hastalığın ve tedaviye cevabın değerlendirilmesi konusunda hekime avantaj sağlar. Görüntüleme Testleri nelerdir? Akciğer grafisi: Serviks kanserinin akciğerlere yayılıp yayılmadığı gösterilebilir. Bilgisayarlı Tomografi (BT): Serviks kanserinin pelvis ve para-aortik bölgede lenf düğümlerine yayılım durumu BT ile gösterilebilir. Bu görüntüleme yönteminde, bir X-ışını demeti vücudun etrafında döndürülerek, çeşitli açılardan değişik görüntüler alınır. Alınan görüntüler bir bilgisayar aracılığı ile biraraya getirilerek vücudumuzun içinin görüntüleri oluşturulur. Ayrıntıları daha iyi gösterebilmek için damar yoluyla kontrast madde adı verilen özel bir boya kullanılır. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG): Serviks kanserinin komşuluğundaki veya uzağındaki diğer organlara ya da lenf düğümlerine yayılıp yayılmadığını gösteren bir diğer görüntüleme yöntemidir. MRG’ da manyetik alan ve bilgisayar kullanılarak vücudun iç yapısının ayrıntılı görüntüleri elde edilir. MRG’da X ışınları kullanılmaz. MRG, serviks kanseri tanısında rutin olarak kullanılmamaktadır. Çünkü BT hem daha ucuzdur hem de BT ile MRG’ dakine benzer görüntüler elde edilir. İntravenöz Urografi (IVU): IVU, damar yoluyla özel bir boya verildikten sonra, idrar yollarının X ışınları ile çekilen filmidir. Bu boya kan dolaşımından böbrekler yoluyla atılır. Böbreklerden üreterlere ve oradan mesaneye geçer. Böbreklerden çıkan idrar yollarındaki anormallikleri gösterir. Serviks kanseri pelvik lenf düğümlerine yayılıp, üreter adı verilen, mesane ile böbrekleri birleştiren idrar yollarına bası uygulayıp buranın tıkanmasına neden olabilir. IVU ile tıkanıklık olup olmadığı anlaşılabilir.
   
 
  BAŞ DÖNMELERİNE DİKKAT EDİN... - 10.09.2008
  Vertigo birçoğumuza ünlü İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock'un ünlü filmini çağrıştırır. Baş dönmesinin tıbbi adı olan bu kelime bazıları için film adı olmasının dışında anlam taşıyor. Gündelik hayatta kimimiz sürekli hafif şekilde, kimimiz ise çok şiddetli olarak bir denge problemi yaşarız. Yaşayanların çok iyi bildiği ve günlük aktivitelerini kabusa çevirebilecek kadar şiddetli olabilen bir rahatsızlık. Bazılarımız içinse daha hafif ama süreklilik göstererek sıkıntı oluşturan bir dert baş dönmesi. Araştırmalar baş dönmesinin doktora başvurmayı gerektiren şikayetler içinde ağrıdan sonra ikinci sırayı aldığını gösteriyor. Toplumun yüzde otuzunun baş dönmesine genetik olarak yatkın olduğu biliniyor. Baş dönmesi kadınlarda ve özellikle 30-50 yaşlarında daha sık görülüyor. Farklı tipleri bilinen baş dönmesi hastalardaki yaşam kalitesini ciddi olarak etkileyebiliyor. Denge sistemimiz vücudumuzdaki farklı merkezler tarafından kontrol edildiği için, baş dönmesinin nedenini saptamak her zaman çok kolay olmayabilir. Damar sistemindeki bozukluklar, iç kulağın hastalıkları, kafatasındaki yaralanmalar, virüs enfeksiyonları ya da allerjiler baş dönmesi meydana getirebiliyorlar. Tedavide ilaçlar ve dinlenme öncelikli olarak yer buluyor. Bazen doktorunuz tarafından yaptırılan baş egzersizleriyle iyileşecek kadar basit, bazen de cerrahi tedavi gerektirebilecek kadar ağır seyredebiliyor. Uzmanlar baş dönmesi geçiren hastaların gıdalarına ve yaşam biçimlerine dikkat etmeleri gerektiğinin altını çiziyor. Stresin kontrol altında tutulması, uyku düzenine dikkat edilmesi öncelikli olanlar. Gıdalar söz konusu olduğunda ise, öğün atlamamaya, aşırı tuz kullanmamaya dikkat etmek, sigara, alkol ve biradan mümkün olduğunca uzak durmak gerekiyor. Çay, kafein, tatlandırıcılar, çikolata da şüpheli içecek-yiyecekler listesindeler. Baş dönmesinin bazen hayatı tehdit edebilen hastalıkların da habercisi olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu nedenle bu konuda en doğru yorumun konunun uzmanı olan hekimlerce yapılabileceğini bilmekte yarar var.
   
 
  RAMAZAN'DA KILO ALMAYIN - 02.09.2008
  Ramazan’da nasıl beslenmeli? Vücudumuzu yormadan, orucu kolaylaştıracak beslenme nasıl olmalı? 11 ayın sultanı geldi, çattı. Zengin iftar ve sahur yemekleri bizi bekliyor. Ancak "Ramazan diyet yapmak için doğru zamandiye düşünenler, Diyetisyen Gonca Güzel, yanlış bilinenleri ve yapmanız gerekenleri anlatıyor. Ramazan’da gün boyu aç kaldıktan sonra iftarda ölçüyü kaçıranların en büyük derdi, kilo almaktır. Çünkü aç kalmak metabolizmayı yavaşlatır, kan şekerini düşürür ve bir sonraki öğünde daha fazla acıkmamıza ve yediğimiz şeyleri daha kolay depolamamıza neden olur. Ramazan’ı kilo almadan tamamlamak isteyenler için sağlıklı beslenmenin püf noktalarını Uzmantv.com’a anlatan Diyetisyen Gonca Güzel, “sahura kalkılırsa, üç-dört çeşit öğün yenirse kilo problemi yaşanmayacağını’ vurguluyor. Sahurda hangi yiyecekler hem diyete uygundur, hem de tok tutar? Diyetisyen Güzel, sağlıklı beslenmenin sırlarını şöyle anlatıyor: “Ramazan’da oruç tutanlar, öncelikle iki tane kahvaltı seçeneği yapabilirler. Bunlardan birincisi, tahıl gevreğini süt veya yoğurt ile içine bir meyve de koyarak yemektir. Bu gün boyu tok tutar. Ayrıca kepek ekmeğinden tost veya omlet yapabilirler. Midelerini rahatlatmak için çorba içebilirler. Peynirli salata ve 1–2 dilim ekmek yiyebilirler. Böylece hem tok olurlar, hem de formda kalırlar.” İftar sofralarını abartmayın… İftarda dengeli menünün çok önemli olduğunu belirten Güzel, “İftar sofrasında her besin grubundan yemek olmalı. Yemek hem karbonhidrat, hem protein, hem de lif içermelidir. Bunlar etli sebze, etli dolma, kabak dolması, karnıyarık olabilir. Çorbalardan kremalı olmayanları tercih edilmelidir. Fırında ya da ızgara yapılmış etler, sotelenmiş et, dana, tavuk eti yenebilir. Yanında salata yenmeli, mideyi rahatlattığı için yoğurt mutlaka tüketilmelidir. Önemli olan hamurlu ve şerbetli tatlılardan uzak durmaktır. Onun dışında diyet Ramazan’da sorun olmaz.
   
 
  UÇUK VİRÜSÜNE DİKKAT... - 01.09.2008
  Hem ağrılı hem de bulaşıcı olan uçuk, vücut dengesini de derinden sarsabiliyor. Genellikle ağız kenarı, dudak, damak, dil, yanak içleri ve diş etleri gibi bölgelerde görülen uçuklar, küçük olmalarına karsın yemek yeme, konuşma gibi pek çok eylemi kısıtlıyor. Bulaşıcı Hem ağrılı hem de bulaşıcı olan uçuk, vücut dengesini de derinden sarsabiliyor. Uzmanlar, "Uçuk, ön belirtilerinin alındığın dönem ile açılan yaranın kapanması dönemleri arasında bulaşıcıdır" dedi. Uzmanlar, uçuğu olan bir kişinin kullandığı havlu, bardak, çatal, kasık gibi eşyaları kullanmanın ya da uçuklu kişi ile öpüşmenin son derece ağrılı olan uçuğu bulaştırabildiğini anlattı: Dokunmayın! "Eğer uçuğa dokunulursa yüzün diğer bölümlerine, göze ve vücudun diğer bölgelerine (genital bölge gibi) de bulaştırılabilir. Uçuk sanıldığı kadar masum olmayıp, zaman bebek ölümlerine bile yol açabiliyor. Uçuk virüsü (Herkes simplex) ile insan genellikle ilk defa küçükken (0–5 yas) tanışır. Uçuğu olan aile bireylerinden birinin öpücüğü sonucunda uçuk virüsü vücuda girer. Çoğunlukla fark edilmeyen küçük kızarıklıklar seklinde ortaya çıkar, ağız içi, diş etleri ve dudaklar encekte olur. Ama kimi hassas bünyelerde ciddi enfeksiyonlar seklinde de görülebilir. Uçuklu kişi dikkatli olmalı Tıbbi yayınlar arasında uçuklu bir kişiden bulasan virüs sonucu yeni doğan ölümlerine ait vakalar vardır. Bu nedenle uçuklu bir kişi günlük yaşantısında oldukça dikkatli olmalıdır." Uçuk öncesinde kaşıntı oluyor Uzmanlar, uçuk çıkmadan önce bazı belirtilerin ortaya çıktığına da değindi: "Eğer vücudunuzun bir bölgesinde önceden gıdıklanma, karıncalanma, kasınma, yanma, sızlama hissi varsa orada uçuk çıkacağı bilinmelidir. Bunu o bölgenin kızarması, şişmesi ve daha sonra da içi sıvı dolu kabarcıkların ortaya çıkısı izler. Kabarcıklar patlayarak ülserler oluşur ve bu dönemde uçuk çok ağrılıdır. Zamanla kuruyup çatlar, sızıntı yapar ve açılarak görüntüyü bozan çirkin bir yara haline gelir. Kabuklanma başladığında uçuk küçülmeye baslar. Tedavide antiviral kremler yâda oral ilaçlar hekim tarafından önerilir." Uçuğu bulunanlar bunları yapmamalı • Uçuğa dokunulmamalı, dokunulursa eller çok iyi yıkanmalı. • Uçukluyken kesinlikle gözlere dokunmaktan kaçınılmalı. Makyaj temizlerken dikkat edilmeli. • Özellikle bebekler, çocuklar ve diğer insanlar öpülmemeli, yakin temastan kaçınılmalı. • Uçuklu insanin kullandığı havlu, bardak, çatal, kasık gibi eşyalar ayirilmali ve başkalarının kullanmasına izin verilmemeli. • Uçuk ve uçuk yarasının kabuğu ile oynanmamalı.
   
 
  YAPAY TATLANDIRICILAR YARARLI MI ? ZARARLI MI ? - 26.08.2008
  Vücudumuzun başlıca enerji kaynağını oluşturan karbonhidratlar sınıfında yer alan şeker vazgeçemediğimiz tatlardan biridir. Şeker ve şekerli gıdaları aşırı miktarda tüketmek ise bu besinlerin yüksek enerji değerleri nedeniyle obezitenin en önemli nedenlerinden biridir. Ayrıca obeziteyi takip eden şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp - damar hastalıkları da unutulmamalıdır. Diş çürüklerinin de altında yatan en önemli neden şüphesiz şekerli besinlerin çok tüketilmesidir. Özellikle obezite ve şeker hastalığı gibi durumlarda şeker tüketimi sınırlandırılmakta, şekerin yerine kalorisi düşük veya olmayan bazı yapay tatlandırıcılar kullanılmaktadır. Enerji vermeyen bu tatlandırıcılar aynı zamanda besleyici değeri olmayan, çok düşük kalorili veya alternatif tatlandırıcılar olarak da bilinmektedir. Tatlandırıcılar tek başına veya besinlerin içinde kullanılmaya başlanmadan önce Besin ve İlaç Örgütü (FDA) tarafından yoğun olarak test edilmektedir. Her şeyden önce iyi bir tatlandırıcı nasıl olmalı derseniz; şeker gibi ağızda tatlı tat bırakmalı, herhangi bir şekilde ağızda acı - metalik tat bırakmamalıdır. Kolay çözünmeli ve çözündükten sonra renksiz, kokusuz, ısıya dayanıklı, kalorisi düşük olmalıdır. Tatlandırıcılar iki gruba ayrılmaktadır. 1 Enerji içerenler Fruktoz, Sorbitol, Mannitol, Ksilitol 2 Enerji içermeyenler Aspartam, Asesülfam-K, Sakarin, Siklamat Günümüzde ABD'de onaylanan 3 çeşit enerji içermeyen yapay tatlandırıcı vardır. Bunlar aspartam, sakarin ve asesülfam K'dır. Diğerleri hakkındaki araştırmalar ise beklenmektedir. FDA tarafından onaylanan sukralaz, alitama ve siklamat için ise araştırmalar mevcuttur. Hangileri ölçülü alınmalı? Sorbitol günlük alım miktarı 30 gramı geçtiğinde hazımsızlığa ve ishale yol açabilir. Ağızda metalik ve acı bir tat bırakan sakkarin 19 yy sonlarında 'toluen'den sentezlenmiştir. FDA, 1977'de yüksek dozda sakarin alımının hayvanlarda üriner sistem tümörlerine neden olduğu ortaya çıkınca insanlarda sakarin kullanımının kanser ile ilişkisi olabileceği riski nedeniyle kullanımı yasaklamıştır. Fakat daha sonraları Amerikan Tıp Konseyi, kısıtlı kullanımın (2,5 mg / kg / gün) sağlık üzerine güvenli olabileceğini bildirmiştir. Yine araştırmalarda sakarinin zararsız olmadığı, epitel dokuda yapısal değişikliklere neden olabileceği bulunmuştur. Aşırı siklamat alımı diareye neden olmaktadır. BUNLARI UNUTMAYIN! Yapay tatlandırıcılar gebe ve emziklilik döneminde önlem olarak önerilmemektedir. Küçük çocukların beslenmelerinde kullanılmamalıdır. Dengeli ve yeterli beslenen iki yaşından büyük çocukların beslenmelerinde ise bu tatlandırıcıları içeren besinler belirli miktarlarda kullanılabilir. Aspartam içeren tatlandırıcıları fenilketonüri hastaları kullanmamalı. Bir tatlandırıcıyı yeni kullanmaya başlıyorsanız denemeye az miktarlarla başlanması daha sağlıklı olacaktır. Günde 25 adedi asla geçmemelidir. Tablet yapay tatlandırıcılar, yüksek ısıda acı tat meydana getirdiğinden ateşten indirdikten sonra besine eklenmesi ise daha doğru olacaktır.
   
  KLİMALARA DİKKAT !!! - 26.08.2008
  İçinde bulunduğumuz sıcak yaz günlerinde, bir nebze olsun rahatlatan klimaların yararlı etkilerinin yanında, bir takım hastalıklara neden olma gibi zararlı etkileri de bulunmaktadır. Gribal enfeksiyonlar, bazı viral enfeksiyonlar, kas ağrıları, kas tutulması ve zatürree gibi. Akciğer dokusunun iltihaplanması olarak tanımladığımız zatürreenin, havalandırma sistemleri yoluyla bulaşan şeklini 'Legionella Pnömonisi' olarak adlandırıyoruz. Bu hastalık ilk kez,1 976 senesinde Pensilvanya lejyonerlerinin yaptıkları bir toplantıda bulunan kişilerde görülmüş ve toplantı salonundaki havalandırma sisteminden kaynaklandığı anlaşılmıştır. Hastalığın tanınması ile birlikte, bu zatürree tipinin, alışılagelmiş yüksek ateş, öksürük, balgam gibi bulguların görüldüğü tipik zatürreeden farklı olduğu anlaşılmıştır. Hastalığa neden olan, Legionella Pneumophilia denen bir bakteridir. Bu bakteri, klimaların filtre sistemlerinde uygun nem ve ısıda kolonize olmakta ve buradan ortam havasına dağılmaktadır. Sıklıkla otel ve hastanelerden kaynaklanan salgınlar yapar, ancak tek tek vakalar da nadir değildir. İnsandan insana bulaştığı görülmemiştir. Akciğerlere girişi için saptanmış en önemli yollar, solunum cihazları, havalandırma sistemleri ve hastanelerde solunum yollarına uygulanan bir takım işlemlerdir. Dolayısıyla, klimatize büyük otel ve iş yerlerinde çalışanlar, havalandırma işçileri ve sağlık personeli riskli gruplardır. Bu arada bakteriyi alan kişinin vücut direnci de çok önemlidir. Şeker hastaları, alkolikler, yaşlılar ve bebekler, kortizon tedavisi altında olanlar, kemoterapi görenler, böbrek yetersizliği ve kronik akciğer hastalıklarına sahip kişilerde hastalığın oluşumu daha yüksek orandadır. En yaygın kolaylaştırıcı faktör ise sigara içimidir. Hastalarda, tipik zatürreeden farklı olarak, akciğere ait şikayetler ön planda değildir. Yaygın kas ağrıları, baş ağrısı, halsizlik, ateş, huzursuzluk vardır. İlk iki günde yoğun olmak üzere kuru öksürük görülür. Bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı gibi sindirim sistemi bulguları olabilir. Hastaların %20'sinde sinir sistemi bulguları, ajitasyon, konsantrasyon bozuklukları, hatta koma görülebilir. Bu belirtiler arasında solunum sistemini aklımıza getirecek en önemli bulgu, kuru öksürüktür. Hastanın muayenesi ve akciğer filminde, kesin tanıyı koydurabilecek özel bulgular yoktur. Grafide akciğerlerin alt kısımlarında iltihaplı alan görülebilir, akciğer zarında sıvı birikimi olabilir. Hastalık genellikle tek taraflıdır. Akciğerlerin bilgisayarlı tomografisi, daha detaylı incelemeye olanak verir. Laboratuar olarak serolojik birtakım testler tanıya yardımcıdır. Hastalığın tedavisinde, 15-21 gün süreyle bu bakterilere yönelik antibiyotiklerin kullanımı önemlidir.Uygun zamanda ve dozda kullanılan antibiyotiklerle hastalığın iyileşmesi tamdır. Klimaları yoğun olarak kullandığımız şu günlerde ateş ve öksürük şikayeti olan kişiler, bu bulguların basit bir gripal enfeksiyon olmayıp, zatürree başlangıcı da olabileceğini akılda bulundurmalı ve hastaneye başvurarak tetkiklerini yaptırmalıdır.
   
  DEMİR EKSİKLİĞİ. - 14.08.2008
      Metabolizmanın canlılığı için gerekli olan vitamin ve mineraller içinde en önemlilerinden biri demirdir. Sağlıklı, yetişkin bir bireyin vücudunda ortalama 35 gram kadar bulunan demirin en önemli görevi kanda oksijenin taşınmasına yardım etmesidir. Ayrıca bağışıklık sistemi ve bilişsel performans için de gerekli bir elementtir. Bireyin bir günde kaybettiği demir ortalama 0.9 mg olarak hesaplanmıştır. Normal bir beslenme programındaki demirin % 10'unun emildiği düşünülecek olursa günlük alınması gereken demir miktarı 9 mg kadar olmalıdır. Bu gereksinimin karşılanamadığı ve vücutta yeteri kadar demir kalmadığı zaman "demir yetersizliği anemisi" adını verdiğimiz bir durum gözlenir. Ayrıca kansızlık diye tabir edilen durum görülmektedir. Anemi durumunda baş dönmesi, yorgunluk, iştahsızlık, sindirim sisteminde bozukluklar, kısa nefes alıp verme gibi belirtiler görülmektedir. Kansızlık, çocuklarda büyümeyi olumsuz etkilemekte, zihinsel yetenekleri zayıflatmakta ve enfeksiyonlara karşı direnci azaltmaktadır. Pika tehlikesi Pika en az 1 ay süreyle yenilebilir olmayan maddeleri sürekli yeme eğilimi içinde olma hali olarak tanımlanabilir. Pikada çocuk; çivi, bozuk para gibi maddeleri yemeye çalışır. Pika görülen çocuklar ile ilgili olarak demir eksikliği anemisinden de şüphelenilmesi yerinde olacaktır. Kırmızı et Kırmızı et yüksek oranda protein içeren, aynı zamanda da yapısındaki vücut tarafından emilebilme özelliği yüksek olan demir sayesinde bizi kansızlığa karşı koruyan önemli bir besindir. Kırmızı etin içerdiği proteinler önemli bir enerji kaynağı olmalarının yanı sıra vücutta önemli görevlerde rol alırlar. Doku yapımı, doku onarımı ve büyüme ve gelişme açısından da en temel yapı taşlarıdır. Kırmızı et içerdiği demir sayesinde vücudu kansızlığa karşı korur. Fakat bu etkisini daha da artırabilmek amacıyla C vitamini açısından zengin besinlerle tüketilmesi önemlidir. Pişirirken özellikle yağda kızartmak yerine fırın, ızgara veya haşlama tarzında tüketilirse daha faydalı olacaktır. Demir eksikliği anemisinden korunabilmek için: Demirin iyi kaynağı olan besinler (karaciğer, kırmızı et, balık vb.) tüketilmelidir. Demirin emilimini arttırmak amacıyla, özellikle yemeklerle birlikte domates, mandalina, maydanoz, kivi, portakal türünden bir C vitamini kaynağı tüketmek gerekir. Çünkü C vitamini demir emilimini arttırmaktadır.
   
  AIDS (HIV VİRÜSÜ) - 14.08.2008
  AIDS, HIV virüsünün bağışıklık sistemimizi zayıflatması sonucunda ortaya çıkan bir hastalıktır ve 1981 yılında ilk olarak ABDde tespit edilmiştir. AIDS, İngilizce Acquired Immunodeficiency Syndrome un Edinilmiş Bağışıklık Yetersizliği Sendromu kısaltmasıdır. AIDS hastası insanlar, bağışıklık sistemi güçlü olan insanları etkilemeyen mikroplar nedeniyle kötü enfeksiyonlara yakalanırlar. AIDS hastası olunmadan yıllar önce vücut HIV virüsü almış olabilir. Belirtileri HIV bulaştıktan sonra, AIDS hastalığının belirtileri şahısın yaşam koşullarına ve vücut direncine göre, 3 - 5 yıl, hatta bazen daha uzun süre sonra ortaya çıkar. HIV bulaştığı vücutta çeşitli hücrelere, özellikle CD4T kan hücrelerine yerleşerek çoğalır. Zarar gören CD4T hücreleri giderek azalır ve bunun sonucu olarak vücudun bağışıklık sistemi yıkıma uğrar. Vücut direnci zayıflayan hastada, normalde zararsız olan, hafif geçen ya da ender rastlanan bazı hastalıklar belirir. Ayrıca lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride tekrarlayan uçuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük görülür. Tüberküloz, pamukçuk, diğer bakteri, mantar ve protozoon hastalıkları fırsatçı enfeksiyonlar ortaya çıkar.Kişide bu belirtilerin ancak birkaç tanesinin bir arada bulunması durumunda AIDS düşünülebilir. Kaposi sarkomu ve bazı lenfomalarda HIV enfeksiyonunu düşündüren önemli belirtilerdendir. Kesin tanı için anti-HIV testi yapılır. Korunma *Kan nakli sırasında, AIDS testi yapılmamış kontrolsüz kan asla kullanılmamalıdır. * Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne, cerrahi aletler, jilet, makas, diş hekimliği aletleri, akupunktur iğneleri kesinlikle kullanılmamalıdır ve kullanılmasına izin verilmemelidir. Böyle işlemlerde bir kez kullanılıp atılan araç-gereç kullanılmalı ya da kullanılan aletler kesinlikle dezenfekte ya da sterilize edilmelidir. * Beden kişiye aittir. Uygulanacak işlemler sırasında akla takılan soruları sormaktan çekinmemek gereklidir. * HIV pozitif kişi, test sonucunu öğrendikten sonra kesinlikle kan vermemelidir. * HIVli sperm sıvısı, genital sıvı ya da kanın bulaştığı alet ve eşyanın yaralı dokuya teması ile de HIV bulaşabilir. * Açık yaralar, vücuda mikrop/virüs/bakteri girişini engellemek için bantla kapatılmalıdır. Cinsel İlişki HIV her türlü cinsel ilişki ile bulaşır. Güvenli cinsel yaşam kurallarına uyulması HIVin cinsel yolla bulaşmasını büyük oranda engeller. Cinsel ilişkide koruyucu kılıf prezervatif, kondom, kaput kullanılması, güvenli cinsel yaşamın ilk şartıdır. Kurulan cinsel ilişkinin tehlikeli olmayacağı düşünülse bile prezervatif kullanımı ihmal edilmemelidir. Çoğu kişi HIVin yalnızca fahişelerde, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğuna dair yanlış bir kanaate sahiptir ve bu nedenle bu sayılan gruplar dışındaki ilişkilerinde kondom kullanımını ihmal eder. Ancak, AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalığın mikrobu olan HIV, cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeksizin herkese bulaşabilir. HIV, kontrolsüz kan verilmesi, HIV ile kirlenmiş alet kullanılması gibi şahısın elinde olmayan nedenlerle ya da şahısın kendisinin ya da cinsel eşinin HIV pozitif kişilerle prezervatif kullanmadan ilişki kurması durumunda kişiye ve/veya eşine bulaşabilir. HIV pozitif olan kişi kendisini ve cinsel eşini korumak için her türlü cinsel ilişkisinde prezervatif kullanmalıdır.
   
 
  ZATÜRREE NEDİR ? - 13.08.2008
  Zatürree nedir ? Ciğerin hava torbalarında ve hava borucuklarında meydana gelen, çok kez akut olan bir enfeksiyondur. Hangi türlerde zatürree vardır ? Bunlar genellikle nedenleri yönünden sınıflandırılmaktadır. Yâni bakteriden mi, virüslerden mi, mantarlardan mı veya başka mik­roplardan mı ileri geldiği göz önünde tutularak sınıflandırılmakta­dır. Akciğer lopu zatürreesi nedir ve bronş zatürreesinden nasıl ayırdedilir ? Akciğer lopu zatürreesi bir lopun veya birden fazla lopun tamamen iltihaplanmasından ileri gelmektedir. Anîden gelen belirli bir has­talık olup başlangıçtaki ilk belirtileri üşümek ve nöbettir. Bronş zatürreesi ise küçük bronş borularının etrafını saran ciğer dokula­rın bazı küçük kısımlarının iltihaplanmasıdır. Bu tür zatürree lop tipinden daha yavaş olarak gelişir ve genellikle bronşitin, gripin ve eflüanza’nın bir komplikasyonu olarak tezahür eder. Günümüzde en çok rastlanan zatürree tipi hangisidir ? Bir virüsten ileri gelen zatürree (virüs pnömonisi), antibiyotik ilâçlar kullanılmaya başlandıktan sonra lop tipi zatürree vak’aları çok azalmıştır. Akciğer lopu zatürreesi vakaları antibiyotiklerle nasıl azaltılmakta­dır ? Üst solunum alanında olagelebilecek enfeksiyonlara karşı antibiyotiklerin çok tesirli olmasından dolayı bu ilâçlar bakterilerin ci­ğerlerde bir köprübaşı kurmalarını önleyebilmektedir. Zatürreeyi hazırlayıcı sebepler hangileridir ? Yetersiz gıda alınması, yorgunluk, üst solunum alanında meyda­na gelmiş olan bir enfeksiyonun tedavi edilmemesi ve bronş boru­larına yabancı maddelerin solunum yolu ilş girmesi. Zatürreeden iyileşme olanakları nedir ? Mükemmel. Bundan yıllarca önce ciddî bir zatürreeye yakalanan­ların yaklaşık dört kişiden biri bu hastalıktan kurtulamayarak öl­mekteydi. Bugün zatürreeden dolayı ölüm vakalarına pek nadiren rastlanmaktadır. Zatürree ne kadar sürer ? İyi bir tedaviyle zatürree beş ilâ on dört gün içerisinde tedavi edile­bilir. Zatürreeden iyileştikten sonra ne kadar süre yatakta veya evde kalınamalıdır ? Ateş normale döndükten ve antibiyotik ilâçların verilmesi durdu­rulduktan sonra en az iki veya üç gün. Tedaviye kolaylıkla cevap vermeyen olağandışı zatürree tipleri var mıdır ? Evet, tülaremik zatürree. Bu hastalık insanlara tavşanlardan geç­mektedir. Psitakoz denilen papağan zatürreesidir. Bu hastalık in­sanlara kuşlardan bulaşmaktadır. Ayrıca bazı stafilokok türü za­türreeler de tedaviye karşı direniş göstermektedir. Solunum yoluyla alman zatürree nedir ? Bronş boruları yoluyla ciğerlere girmiş olan gıda parçaları, kusun­tu, zehirler, yağlı burun damlaları vb. bu hastalığı meydana geti­rebilir. Bu gibi maddeler bakteri ve virüslerin gelişmesiyle ikinci derecede enfekte olurlar. Hypostatic zatürree nedir ? Bu tip zatürree bazı kronik hastalıkların seyri sırasında meydana gelebilir. Özellikle yaşlılarda, hastalıktan bitkin düşenlerde veya yatalak olan hastalarda görülür. Hastalık ciğerlerde dolaşımın tembel olmasından virüs ve bakterilerin ciğerlerde köprübaşları kurma imkânları bulmasından ileri gelmekte olduğu iddia edilmek­tedir. Hypostatic zatürree önlenebilir mi ? Asıl neden hastalığı kontrol altına almakla ve hastanın yataktaki yerini devamlı şekilde değiştirmekle birçok vakalarda hastalık ön­lenebilir. Bu gibi hastaların mümkün olduğu kadar çabuk yatak­tan çıkarılmaları gerekmektedir.
   
  SICAK HAVALARDA KALP KRİZİ RİSKİ... - 13.08.2008
  Aşırı sıcakların özellikle nemli bölgelerde kalp ve tansiyon hastaları için riskli olduğu söylendi. 1 İleri Kroner kalp hastalığı olanların, kalp krizi geçirenlerin ve By-pass'lı hastaların günün sıcak saatlerinde dışarı çıkmamalarını tavsiye eden Prof. Bayram, “Bu hastalara ayrıca sigara, alkol ve ağır yiyeceklerden sakınmaları, fiziksel ve ruhsal sıkıntıya yol açacak olaylardan uzak durmaları önerilir. Deniz kenarında, ılıca ve kaplıcalarda sıcakla birlikte nem oranının yüksek olması kalp ve yüksek tansiyon hastaları için zararlı olup yeni krizlere yol açabilir. Kalp hastalarının tok olarak spor yapmaları veya denize girmeleri de sakıncalıdır. Midenin dolu olması kalbe ek yük getirir, göğüs ağrısına yol açabilir” dedi. Ciddi kalp ve yüksek tansiyon problemi olan kimselerin yaylaya çıkmalarının da sakıncalı olduğunu kaydeden Prof. Bayram, “Yaylalara göç döneminin ve hasat mevsiminin yaklaşması nedeniyle, yaylalara çıkan kalp ve yüksek tansiyon hastaları dikkatli olmalıdır. Çünkü yüksek rakımda havada bulunan oksijen miktarının azalması nedeniyle, ciddi kalp ve tansiyon problemi olanların yaylaya çıkmaları önerilmemektedir. Kırk yaşın üzerindeki sağlıklı kişilerin de sıcak saatlerde ağır işlerden uzak durmaları, bilhassa terleme ve solunum yoluyla kaybettikleri suyu karşılamak amacıyla günde en az 3 litre su veya tuzlu ayran içmeleri gerekir” diye konuştu.
   
 
  YEDİĞİMİZ YEMEKLERE DİKKAT... - 06.08.2008
  'Zihin Sağlığı Vakfı'nın araştırmasına göre, yararlı yağların, vitamin ve minerallerin eksik alınması ile fast food tarzı beslenme, 'depresyon, Alzheimer ve şizofreniye' neden oluyor İNGİLTERE'DE yapılan bir araştırma, son zamanlarda halkın beslenme tarzındaki değişikliklerin zihin sağlığı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açtığını gösterdi. 'Sustain' adlı örgüt ile Zihin Sağlığı Vakfı'nca desteklenen araştırmanın sonuçlarına göre, fast food tarzı beslenme ile yararlı yağların, vitamin ve minerallerin eksikliği 'depresyon, Alzheimer ve şizofreni' ile doğrudan ilişkili. Araştırmacılardan Courtney Van de Weyer, "Vücudu iyi beslemek, zihni de iyi beslemek anlamına geliyor" dedi. ARAŞTIRMAYA göre, yemlerde kullanılan katkı maddeleri ve tarım ilaçları, hayvan organizmasında değişikliğe yol açıyor. Bu nedenle de insanlar, omega 6 adlı yağ asidini, omega 3'ten çok daha fazla tüketir hale geliyor. Bu dengesizliğe vitamin ve mineral eksikliği de eklenince, depresyon ve hafıza sorunları ortaya çıkıyor. Araştırma raporunda, beslenme tarzında aminoasitlere, özellikle de balık tüketimine daha fazla yer verilmesi gerektiği belirtiliyor.
   
 
  HEPATİT B - 06.08.2008
  HEPATİT B (VİRAL HEPATİT – BULAŞICI SARILIK) Hepatit B Nedir ? Hepatit B,karaciğer iltihabı anlamına gelen hepatit hastalığının etkeni olan virüslerden bir tanesidir.Meydana getirdiği hastalık,çok ağır tablolara neden olabilmektedir.Bu virüs,esas olarak karaciğerde yerleşir,orada çoğalır ve zamanla karaciğeri tahrip edecek boyutlara ulaşabilir. Hepatit B bulaşıcı bir hastalıktır ve ülkemizde çok önemli bir sağlık sorunudur. Türkiye’de bugün her 3 kişiden yaklaşık 1’i Hepatit B virüsü ile karşılaşmıştır. Yine her 10 kişiden 1’i Hepatit B virüsünü taşımakta ve bulaştırmaktadır. Hastaların % 75-80 inde herhangi bir belirti vermeksizin gelişir, taramalarda ve kan bağışlarında yapılan tetkiklerde tesadüfen tespit edilir. Kuluçka süresi 2-6 ay arasında değişmektedir. Bu süreler sonunda gözlenebilen hastalık belirtileri ; Aşırı halsizlik ve yorgunluk hissi İştah kaybı Bulantı Kusma Deride ve göz aklarında sararma İdrar renginde koyulaşma Karın ağrısı Karaciğer bölgesinde hassasiyet , olarak özetlenebilir. Hepatit B virüsü bulaştıktan sonra üç yol izler: Kişinin immün sistemi (bağışıklık sistemi) kuvvetli ise vücudunda virüse karşı antikor denilen koruyucu maddeler oluşur ve belirli bir düzeyde kalır,artık kişi doğal olarak aşılanmıştır, tam şifa ile iyileşmiştir.Ömür boyu Hepatit B’den korunacaktır. Oluşan bu koruyucu antikorlar,eğer ki olması gereken düzeye ulaşamaz ise kişi taşıyıcı olarak kalacaktır,henüz kendisi hasta değildir fakat potansiyel virüs saçıcısıdır,çevresi için hastalığın yayılmasında büyük bir tehlike oluşturur.Özellikle ülkemizde bu anlamda gizli taşıyıcılar çoktur,hastalığın kontrolsüz bulaşmasında en sessiz yolu oluşturur.Taşıyıcılar için risk yıllar sonra başlayabilir.Taşıyıcı kişi karaciğer kanserine aday olabilir veya organ hasarı ile karaciğer yetmezliğine girebilir. Kişide koruyucu antikorlar hiç oluşamaz,herzaman virüs güçlü durumdadır,vücut virüse yeniktir,karaciğer fonksiyonları bozuktur,karaciğer enzimleri yüksektir,kişi aktif hastadır, hızla karaciğer yetmezliğine gider veya hastalık yıllara yayılır zamanla karaciğer yetmezliğine ya da karaciğer kanserine dönüşür. Hepatit B’de hedef organ karaciğerdir. Karaciğer vücudu toksik maddelerden temizleyen,sindirimde görevli safrayı sentezleyip kana veren ,vücutta görevli pek çok taşıyıcı proteinleri sentezleyen ana organdır.Karbonhidrat,yağ ve protein metabolizmasında da çok önemli görevleri vardır. Bu virüs karaciğer dokusunu oluşturan hücreleri tutar,bu hücreler zamanla fonksiyonlarını yapamaz hale gelir,yukarıda bahsettiğimiz yollara göre karaciğeri zedeleyebilir ve tek tek hücre ölümü başlayabilir,sonrasında karaciğer doku kaybı gelişebilir.Sonuç:GERİYE DÖNÜŞSÜZ ORGAN HASARIDIR. Hepatit B Nasıl Bulaşır ? Hepatit B, kan yoluyla ve çok sıklıkla da yakın temasla (kan dışındaki vücut sıvıları:tükürük,ter,cinsel organ sıvıları) bulaşır. Derideki bir çatlak yada açık yara ile temas eden bir damla kan yada tükürük bile hastalığın bulaşması için yeterli olabilmektedir. Taşıyıcı anneden bebeğine de doğum esnasında bulaşabilir. En önemli ve yaygın bulaşma yolu korumalı da olsa cinsel ilişkidir,çünkü ter ve tükürük gibi vücut sıvılarıyla dahi geçişleri olabilmektedir.Kan ve kan ürünlerinin nakli,kirli enjektörlerin kullanımı(ör:uyuşturucu bağımlılarında olduğu gibi hijyenik olmayan şartlarda ortak kullanılan enjektörlerle),yeterli sterilizasyonun yapılmadığı cerrahi girişimler, kuaför ve berberlerdeki iyi sterilize edilmemiş manikür ve pedikür setleri, tıraş bıçakları, makaslar, steril olmayan aletlerle yapılan sünnet,kulak delme işlemleri ve ortak kullanılan diş fırçaları Hepatit B virüsünün bulaşmasına sıklıkla aracılık etmektedir. “Hepatit B Taşıyıcılığı” Ne Demektir ? Bu virüs ile temas eden her 10 bebekten 9’u ve her 10 erişkinden 1’i belirli bir süre sonunda (>>6 ay) mikrobu vücudundan atmayı başaramazsa yaşam boyu taşıyabilecek ve insanlara yayacaktır. Ancak taşıyıcılarda hastalık durumu farklılık gösterebilmektedir. Karaciğerlerinde oldukça ağır hasarın ortaya çıktığı bireylerde, yıllar sonra Karaciğer Yetmezliği, Siroz ve Karaciğer Kanseri görülebilmektedir. Kronik hepatitlilerin %25’i Primer Karaciğer Kanseri ve Siroz nedeniyle ölmektedir. Hepatit B Primer Karaciğer Kanserlerinin %60-80’inden sorumludur. Ve karaciğer kanserleri kanser ölümleri içinde ilk 3 sırada yer almaktadır. Hepatit b virüsü sigaradan sonra bilinen en yaygın kanserojendir(kanser nedenidir). Hepatit B Risk Grupları Hangileridir ? Hepatit B’li anneden doğan bebekler Ev içinde Hepatit B hastası yada taşıyıcısı olanlar Birden fazla kişi ile cinsel ilişkisi olanlar Eşcinseller Kan ve kan ürünleri kullananlar Hemodiyaliz hastaları Damar içi ilaç bağımlıları Sağlık personeli Toplu halde bulunulan yerlerde ( okullar, kreşler, kışlalar, yurtlar, huzurevleri v.s.) yaşayanlar risk gruplarını oluştururlar. Hepatit B’den Korunmak Mümkün müdür ? Virüs vücuda girmemişse korunması kesinlikle mümkün olan bir hastalıktır.En etkili korunma yolu da aşılanmadır.Koruyuculuğu %90-95’tir. Eğer koruyucu düzeyde antikor titresi elde edilmişse koruyuculuk %100’e ulaşır. Aşılama,taşıyıcılara veya aktif hasta olanlara yapılamaz. Aşılama kararı,doktorlar tarafından istenen belirli tetkiklerden sonra verilebilir. Uygulanacak aşı şeması,toplam üç dozun belirli zamanlara bölünerek uygulanması ile olur. Genel olarak kullanılan aşı şeması: ilk doz 0.ay(sıfırıncı ay) kabul edilmek kaydıyla,bir ay sonra 2.doz ve 5 ay sonra 3.doz olmak üzere 0-1 ve 6.ayda yapılan 3 doz aşı uygulamasıdır. Bir diğer uygulama da hızlı cevap beklenen olgulardaki kullanılan şemadır: 0.ayda 1.doz,bir ay sonra 2.doz,bir ay sonra 3.doz ve de 12.ay da(yani son 3.dozdan 11 ay sonra ) 4.dozun yapılmasıdır. Aşılama sonrası enjeksiyon yerinde ağrı, kızarıklık, şişlik, ateş yüksekliği ve birtakım allerjik reaksiyonlar görülebilmektedir.Çoğu önemsiz reaksiyonlardır.Hastalığın risklerinin yanında daha da önemsizleşirler. SONUÇ OLARAK HEPATİT B’NİN, ÖNEMLİ SONUÇLAR DOĞURAN, YAYGIN VE BULAŞICI BİR HASTALIK OLDUĞUNU, TEDAVİSİNİN HER ZAMAN BAŞARILI SONUÇ VERMEDİĞİNİ AMA KORUNMAK İÇİN ETKİLİ BİR AŞISININ BULUNDUĞUNU UNUTMAYALIM !!!
   
  DİYABET - 06.08.2008
  DİYABET NEDİR? Kan şekeri, glukoz vücut için gerekli olan enerjiyi sağlar. İhtiyaçtan fazla şeker, gerektiğinde kullanılmak üzere karaciğer ve yağ hücrelerinde depolanır. Şekerin vücutta enerji olarak kullanılması ve depolanması için insüline gereksinim vardır. İnsülin şekerin kanda yükselmesini önleyen bir hormondur, midenin arkasında pankreas adlı organın beta hücrelerinde yapılır ve kana salgılanır. Yemekten sonra kan şekeri yükselince pankreastaki insülin yapan hücreler uyarılır ve kana insülin verilir. İnsülin kan şekerinin hücre içine girmesini sağlar. Böylece kan şekeri normal düzeyde tutulur, yükselmez. Hücrelere giren şeker burada yakılır ve enerji olarak kullanılır. İnsülin eksikliğinde veya etkisizliğinde şeker hastalığı "diyabet" ortaya çıkar. Kanda şeker miktarı artar ve böbreklerden idrarla dışarı atılır. Diyabet : vücudun kan şekerini uygun şekilde kullanamaması ve depolayamamasıdır. Diyabetin iki tipi vardır: 1) Tip I diyabet (insüline bağımlı diyabet) Bu hastalarda pankreastan insülin yapımı ya çok azalmış veya durmuştur. Bu durumda kanda insülin yoktur. Kan şekeri düzeyini dengelemek için dışarıdan insülin vermek zorunludur. Genellikle çocuklarda ve genç erişkinlerde, yaşamın erken dönemlerinde ortaya çıkar. 2) Tip II diyabet (insüline bağımlı olmayan diyabet) Bu hastalarda pankreasta ileri yaşlara kadar normale yakın düzeyde insülin yapımı vardır. Hatta bazen normalden fazla bile insülin yapımı söz konusu olabilir. Ancak insülin yeterli etkiyi sağlayamamaktadır. Şişmanlık ve yanlış beslenme insülinin istenen etkiyi göstermesini engeller, kan şekeri yükselir. Hastaların çoğunluğu 40 yaşın üzerinde ve şişmandır, ailelerinde diyabetli akrabaları vardır. KİŞİ DİYABET OLDUĞUNU NASIL ANLAR? Diyabetli kişilerde sıklıkla aşağıdaki belirtiler görülür; Aşırı susama ve su içme Sık sık idrara çıkma Kilo kaybı Aşırı iştah ve çok yeme Bulanık görme Cilt enfeksiyonları İyileşmeyen yaralar Halsizlik Tip I diyabetin belirtileri daha erkan yaşlarda ortaya çıkar. Tip II diyabetli hastaların bir kısmında teşhis edildikleri anda yukarıdaki şikayetler söz konusu olmayabilir. Kimlerde diyabet gelişebilir? Diyabet herkeste söz konusu olabilir. Yakın akrabalarında diyabet olanlar risk altındadırlar. Yaş artışıyla beraber diyabet gelişme riski artar. 40 yaşın üzerinde ve şişman kişiler diyabete yatkındırlar. Gebelikte diyabet gelişen kadınlarda ileriki yıllarda Tip II diyabete yakalanma sıklığı çok fazladır. Eğer bir kişide Tip II diyabet varsa ailenin diğer üyeleri de risk altındadır. Tip II diyabet için risk faktörleri Aşırı kilo Hareketsiz yaşam tarzı Ailede diyabet hikayesi Vücut Kitle İndeksi (BMI) 30 ve üzerinde olanların diyabete yakalanma riski normal kişilere göre 5 kat fazladır. DİYABET TANISI 12-13 saatlik açlık kan şekerine bakılması uygundur. • ?Açlık kan şekeri 126 mg/dl'den yüksek ise, • Diyabet belirtileri bulunuyor ve rastgele ölçülen kan şekeri düzeyi 200mg/dl'den yüksek ise, • Şeker yükleme testi sırasında kan şekeri düzeyi 200mg/dl veya üzerinde ise, Yukarıdaki kriterlerden birisi söz konusu ise o kişi diyabetli olabilir ve doktora başvurmalıdır. Şeker Yükleme Testi olarak bilinen Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT), diyabet tanısında çok önem taşır. Doktor önerisi ile yapılmalıdır. Açlık kan şekeri ve OGTT’nin yanı sıra diyabet takibinde kullanılan diğer laboratuvar testleri de aşağıdaki gibidir: HbA1c yaklaşık 1-3 ay boyunca ortalama kan şekeri düzeylerini yansıtan bir test parametresidir. Diyabetli hastada, uzun dönemde yapılan tedavinin etkinliğinin ve hastanın tedaviye uyumunun izlenmesinde önemlidir. HbA1c bu yönde değerli bir testtir. Fruktozamin; Yaklaşık 2 hafta boyunca ortalama kan şekeri düzeylerini yansıtır. C-peptid; İnsülin tedavisi gören diyabetik hastalarda vücut insülin deposunun göstergesidir. Pankreas tarafından yapılan insülin düzeyini yansıtır. DİYABET NASIL TEDAVİ EDİLİR? Diyabet tedavisinde öncelikle diyabetlinin eğitimi önemlidir. Diyabetli kişiye takip ve tedaviye ilişkin gerekli bilgiler verilmelidir. Edinilen bilgilerin günlük yaşama uygulanması ve sürekliliği önemlidir. Diyabetin tedavisinde insülin enjeksiyonları, diyabet ilaçları ve beslenmenin düzenlenmesi kadar günlük egzersiz de önemli bir tedavi yoludur. Düzenli ve bilinçli yapılan egzersiz vücudun insülini daha etkili kullanmasına yardımcı olarak, kan şekeri düzeyini düşürür. Diyabet tanısı konulmuş kişiler en az altı ayda bir defa diyabet uzmanı bir endokrinolog tarafından kontrol edilmelidir. Yılda bir defa göz hastalıkları uzmanına kontrollerini yaptırmalı, diyabet konusunda uzman bir diyetisyen ve egzersiz fizyolojistinin programlarını dikkatli bir şekilde uygulamalıdır. Diyabetli kişiler aynı zamanda günlük kan şekeri düzeylerindeki değişiklikleri izleyebilmek için evde kan şekeri ölçüm cihazlarını kullanmasını öğrenmelidirler. Bu uygulama dengeli beslenme, egzersiz ve ilaç uygulamalarının ne ölçüde istenen sonucun elde edildiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır. Tip II diyabeti olanlarda kilo fazlalığı varsa diyet, spor ve zayıflama ile diyabet kontrol altına alınabilir. (Bakınız "Obezite" broşürümüz) Diyet; • Hastanın diyabetinin tipine yani Tip I veya Tip II oluşuna, • Yaşına, • Kilosuna, • Yüksek tansiyon, damar sertliği gibi durumların olup, olmamasına, • Kullanılan ilaçlara göre doktor tarafından düzenlenmelidir. Egzersiz; • Kan şekerini düşürür ve vücudun glukozu kullanma yeteneğini artırır. • Şişmanlığın sonucu olarak oluşan insülin direncinin düzelmesine yardımcı olur. • Kalp hastalıkları için risk faktörlerini azaltır. LDL Kolesterolü (kötü kolesterol) düşürür. HDL Kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltir. • Egzersiz sırasında kan basıncı düşer. • Egzersiz, iyi bir diyetle birlikte TİP II diyabeti ilaç tedavisine gerek kalmadan kontrol altında tutar. Düzenli bir egzersiz ve aktivite diyabetlilerde kan şekerinin düzenlenmesinde etkili bir yoldur. DİYABET BAŞKA HANGİ PROBLEMLERE YOL AÇAR? Diyabet hastalarının beslenme, egzersiz ve ilaç tedavisi konusunda gerekli özeni göstermemeleri halinde uzun vadede karşılaşacakları diğer tıbbi sorunları şu şekilde sıralayabiliriz ; • Kalp krizi • İnme • Körlük • Böbrek yetmezliği • Damar bozuklukları "Kan şekeri düzeyleri normal sınırlara yakın şekilde kontrol altında tutulduğunda bu komplikasyonların %50 veya daha fazla oranda azalması söz konusudur." Tip II diyabetiklerde kan şekeri ve insülin düzeylerinin yüksekliğine ek olarak trigliserid gibi bazı kan yağlarında da artış görülmektedir. Bu durumda insülin ve kan yağlarının yüksek seviyelerde olması ileri dönemde komplikasyonların ortaya çıkmasında etkilidir. Diyabetli hastaların sağlıklı kişilere göre grip ve zatürreye bağlı komplikasyonlardan ölüm oranı 3 kat fazladır. Bu nedenle grip aşısı diyabetli hastalar için koruyucudur. Diyabet Önlenebilir mi? Tip I diyabetli vakaların çok yakın akrabaları üzerinde yapılan incelemelerde gelecek beş yıl içinde diyabet gelişme riski olan kişilerin saptanabileceği konusunda umut verici bulgular elde edilmektedir. Dengeli bir biçimde kilo vererek ve fazla zorlanmadan yapılacak olan günlük egzersizle, Tip II diyabet riskinin % 58 oranında önlenmesinin mümkün olduğunu gösteren araştırma bulguları vardır. "Diyabetik Diyet" diye bir şey yoktur. Diyabetli bir çok kişi yapılan tüm bilimsel açıklamalara rağmen hala mucizevi bir diyet olduğunu düşünmekte ve bu yiyecekleri yediklerinde diyabet sorunlarının ortadan kalkacağına inanmaktadır. Bu yanlış inanç mutlaka değiştirilmeli, düzeltilmelidir. Doktor kontrolünde, doğru eğitim ve sağlıklı beslenme kurallarına uyularak her diyabetli kişi sağlıklı bir kişinin yiyebileceği her şeyi yiyebilir. Diyabet Şekerli Gıda Yememek Değildir. AMD, American Diabetes Association'un 1994 yılında belirlediği önerilere kadar diyabetik kişilerin şeker içeren gıdalar yerine patates ve tahıllarda bulunan kompleks karbonhidratları tüketmesi gerektiği kanısı hakimdi. Yeni yaklaşımda diyabetik vakaların gün içinde yedikleri gıdalardaki toplam karbonhidrat miktarının dengede tutulmasının önemi vurgulanmaktadır. Dengeli beslenme ile kan şekeri düzeylerini istenilen sınırlar içinde tutmak mümkündür. İnsülin tedavisine gerek duyulmayan vakalarda her öğünde ne miktar karbonhidrat tüketilmesi gerektiği diyetisyenler tarafından belirlenmektedir. İnsülin tedavisinde olanlar ise hangi tür gıdayı ne miktarda tüketmeleri gerektiği konusunda daha dikkatli davranmalıdırlar. Et ve yağ dışındaki gıdaların hemen hemen tümü belirli oranda karbonhidrat içermektedir. Karbonhidratlar ise kan şekeri düzeyini en hızlı artıran unsurdur. Bir kişinin günlük tüketmesi gereken karbonhidrat miktarı o kişinin kilosu, ne zaman ne miktarda egzersiz yaptığı, diyabet tedavisi için kullandığı ilaçlar, yaşı ve kan yağlarının ne düzeyde olduğuna bağlı olarak belirlenmelidir. Örneğin; 180 cm boyunda 90 kg ağırlığındaki bir kişi mevcut kilosunu koruyabilmek için gün içinde 350 gram karbonhidrat tüketebilir. Bu miktar gün boyunca eşit dağıtıldığı taktirde kan şekeri düzeyinin ani yükselmesi engellenmiş olur. Diyabetli kişilerde sıklıkla karşılaşılan bir sorun da kan yağları ve kolesterol düzeylerinin yüksek olmasıdır. Kilolu olmasalar dahi bu kişiler beslenmelerinde tükettikleri yağ miktarına dikkat etmelidirler
   
 
  DEPRESYON !!! - 05.08.2008
  DEPRESYON NEDİR? Depresyon, kişinin sosyal işlevlerini ve günlük yaşama dair etkinliklerini rahatsız edecek, bozacak dereceye ulaşmış üzüntü, melankoli veya keder durumudur. Kişinin ilişki ve etkinliklerini etkilemeyen, üzgün olma durumu ve kişinin moralinin bozukluğu çoğu zaman depresyon olarak anılır. Fakat klinik depresyon tıbbi bir teşhistir ve günlük kullanımdaki depresif olma durumundan çok daha farklıdır. Bir çok insan depresif olma hissini "hiç bir neden olmadan üzgün hissetme" ya da "hiç bir şey yapmak için motivasyonu olmama" olarak tanımlar. depresif kişi kendisini yorgun, üzgün, tembel, sinirli, motivasyonsuz ve apatik hissedebilir. klinik depresyon genellikle normal deprese hislerden daha ciddidir. Belirtileri • Huzursuzluk • Aşırı kaygı ve endişe • Hiçbir şeyden zevk alamama • İştahsızlık/Aşırı yemek yeme • Çabuk yorulma • Uykusuzluk ve uyku problemleri yaşamak • Kilo kaybı • İntihara eğilim Kişi ağlamaklı, neşesiz, sanki dünyayı sırtında taşıyor gibi bitkin, omuzları çökmüş bir görünümdedir. Kişilerin eğlenip güldüğü şeyler, onlarda aynı etkiyi oluşturmayabilir. Bazı durumlarda da kişiler bu durumda olduklarını kabul etmek istemezler ve bunu göstermezler. Bu durumda kişi vücutsal belirtiler (baş, karın, eklem vs. ağrıları, çarpıntı, nefes darlığı gibi kaygı durumları ya da cinsel bozukluk belirtileri ile başvurabilir. Karşılaşılabilecek cinsel bozukluk durumları arasında hem erkek hem de kadınlarda cinsel istekte azalma, ön sıralarda yer tutmaktadır. Kadınlarda depresyon sırasında adet dönemlerinde geçici kesilmeler, orgazm sorunları görülebilmektedir. Erkeklerde ise sertleşme bozukluğu görülebilmektedir. İstek ve ilgilerde azalma ve kayıplar başlangıçta bir takım şeyleri mecburen ve daha uzun sürede ,oflayıp,puflayarak yapmakla başlar. Hoşlanılarak yapılan etkinliklerde de azalma ve artık hiçbir şeyden zevk almama , hayattan soğuma ile sürer. Kişiler çocukları, eşlerine karşı hiçbir şey hissetmezler . İntiharı tek çıkar yol olarak görebilirler. Kendiliğinden yaptıkları doğal hareketleri azalır. Bakışları yere doğru yönelmiş olup, boyun ve gövdeleri öne eğik durur. Konuşmaları da hareketleri gibi azalmış olup, yavaş ve kısık sesle konuşabilirler. Sorulara yanıt vermek için gereken süre uzamış ve tek kelimeyle yanıt alınmıştır. Zamanın çok yavaş geçtiği ya da durduğu şeklinde bir algı yaşanmaktadır. Unutkanlık, konuşma, tv den bir şeyler izleme ,konuşulanları anlama gibi konsantrasyon gereken durumlarda dikkati yoğunlaştıramama " söylenenlerin bir kulaktan girip diğerinden çıkması" durumu oluşmaktadır. Karasızlık basit şeyler üzerinde bile seçim yapamama bulunmaktadır. Tedavi İlaç tedavisi yanında dinamik psikoterapi (kişinin geçmiş yaşam öyküsünün alınıp , şimdiki sorunların kökenleri ve amaçlarını,kişinin zorluklar karşısındaki savunma mekanizmalarını ve depresif temel düşünce biçimlerinin saptanıp,düzeltilmesine çalışılması) ile mümkündür. Bu tedavinin haftada bir gün (50 dakikalık bir seans) şeklinde en az 10 seans olmak üzere uygulanması gerekmektedir Antidepresif tedavinin en az 6 ay sürdürülmesi uygundur. Erken kesildiğinde (daha iyi hissedilmesi, ekonomik nedenler ,yan etkiler vs. nedeniyle) en riskli dönemin ilk 4-8 hafta olduğu ama sonrasında da erken kesim halinde riskin yüksek olduğu saptanmıştır. Major depresyon hastalarının % 15 kadarı intihar ederek hayatlarına son vermektedir. Hastanede yatan diyabet, kanser,kalp hastalıkları,felç gibi rahatsızlıkları olan kişilerin % 25 inde major depresyon görülmektedir. Depresyon kişilerin mesleki başarısını düşürmekte ve iş kayıplarına ; cinsel bozukluklara yol açarak evlilik sorunlarına; kişinin durumun etkisinden kurtulmak, kendini rahatlatmak için alkol ve uyuşturucu maddelere yönelmesi sonucu trafik kazaları, kavga ve suça yönelme görülebilmekte ,ruh sağlıkları bozuk çocuklar ve sonuçta ruh sağlığı bozuk bir toplum olmamıza yol açmaktadır
   
 
  HAİN SALDIRIYI KINIYORUZ. - 28.07.2008
  İSTANBUL'DA DÜN AKŞAM GERÇEKLEŞEN HAİN SALDIRILARI TÜM ASKLEPİON DOKUZ EYLÜL TIP LABORATUVARI ÇALIŞANLARI OLARAK KINIYORUZ. BU OLAY SIRASINDA HAYATINI KAYBEDEN VATANDAŞLARIMIZA RAHMET, AİLELERİNE BAŞ SAĞLIĞI VE YARALILARADA ACİL ŞİFALAR DİLİYORUZ. BU HAİN SALDIRIYI GERÇEKLEŞTİREN KİŞİLERİ KINIYOR VE EN KISA ZAMANDA YAKALANIP CEZALARINI ÇEKMELERİNİ DİLİYORUZ...
   
  ALLERJİYE DİKKAT! - 26.07.2008
  ALLERCİ NEDİR? Alerji, vücudumuza dışarıdan giren çeşitli maddelere karşı gösterilen anormal bir tepki olarak tanımlanabilir. Burada esas amaç, vücudu yabancı olduğu farkedilen bu maddeye karşı korumaktır. Aslında yabancı olduğu halde, vücudumuza hiçbir zararı dokunmayacak hatta yararları olabilecek bu madde adeta bir düşman işlemi görmekte ve düşmana gösterilen bu aşırı tepki vücutta birtakım hasarlara ve zararlara yol açmakta ve alerjik bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, yumurtaya alerjisi olan bir kişiyi ele alalım. Yumurta, normal insanlar için, içerdiği protein, vitamin.. gibi yapı taşları ile çok yararlı bir besin maddesidir. Yumurtaya alerjisi olan kişi, yumurtayı kendine yabancı, hatta düşman gibi görür. Bu kişi yumurta yediğinde bağışıklık sisteminin alarm zilleri çalmaya başlar: Dikkat, vücuduna bir yabancı girdi. O senin düşmanın, onu yok et. Bağışıklık sistemi de tüm kuvvetleriyle yumurtayla savaşa başlar ve sonuçta hafif kaşıntılardan astıma, saman nezlesinden anafilaksiye kadar çeşitli alerjik tablolar ortaya çıkar. Çok değerli bir besin maddesine gösterilen bu tepki ne kadar haksız değil mi? Diğer taraftan, arı zehirine alerjik olan bir kişideki aşırı tepkinin ise son derece geçerli bir mantığı vardır. Bu, adı üstünde arı zehiri. Bu zehirden vücudun haberdar olması, ona karşı birtakım tepkiler göstermesi, onu yok etmeye çalışması.. hep vücudun yararı içindir. Ama, bu tepkilerden vücut da bu arada zarar görürmüş, o başka mesele. ALLERJEN NEDİR? Alerjiye neden olan maddelere alerjen denir. İnsanlar her maddeye karşı alerjik olabilirlerse de, alerjenlerin çoğu organik kökenli maddelerdir ve normalde zararsız olan, her gün karşılaştığımız, temas ettiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz şeylerdir. Yumurta, süt, fındık, fıstık, balık, midye.. gibi besinler. İÇECEKLER.... Çocukların balonu, emzikleri, bulaşık eldivenleri... Kedi, köpek, tavşan... Bilezikler, küpeler, takılar... Tozlar, küfler, polenler... Böyle daha binlerce, milyonlarca madde. Aspirin, penisilin gibi can kurtaran ilaçlar. Hatta, kortizon. Evet, bazı insanlar alerji tedavisinin bir numaralı ilacı olan kortizona karşı bile alerjik olabilirler. Ne büyük şanssızlık değil mi? SOLUNUM YOLLARIALLERJİLERİNİN SEBEPLERİ NELERDİR? Alerjenler, vücudumuza çeşitli yollarla girebilirler: Deriden, Solunum yoluyla, Sindirim sistemi yoluyla. Astıma ve alerjik nezleye yol açan alerjenlerin büyük çoğunluğu solunum yoluyla vücuda giren alerjenlerdir; bunlara havada bulunan alerjenler anlamına gelen aeroalerjen ismi verilir. Aeroalerjenlerin en önemlileri şunlardır: Ev akarları, Polenler, Bazı evcil hayvanlar (kedi, köpek...) Küf mantarları.. Bu alerjenlerin, akciğerlerdeki küçük bronşiollere ve hava keseciklerine kadar gelebilmeleri için çaplarının 5 mikron’ dan daha küçük olması gerekir. 5 mikrondan daha büyük çaplı alerjenler, boyutlarına göre, burunda veya üst solunum yollarında tutunurlar. Çapları 20-60 mikron olan polenlerin, astımdan çok alerjik nezleye yol açmalarının nedenlerinden biri de bunların büyüklükleri nedeniyle küçük bronşlara kadar gelememeleri olabilir KİMLER ALLERJİYE DAHA YAKINDIR? Bazı kişiler doğuştan alerjiye daha yatkındırlar. İşte, doğuştan genetik (kalıtsal) olarak alerjiye yatkın olmaya atopi, böyle kişilere de atopik kişi denir. Atopik kişi sahip olduğu kalıtsal özellikler nedeniyle, karşılaştığı bazı maddelere karşı immunglobulin E sınıfından antikorlar üretir ve dolayısıyla da o madde, o kişi için artık herhangi bir madde değil, bir alerjendir. Atopik kişilerin kanında alerjik oldukları maddelere karşı yüksek miktarda immunglobulin E antikorları vardır ve bunlarda günün birinde bir alerjik hastalık ortaya çıkma riski yüksektir. Atopik kişilerde alerjik hastalığın ortaya çıkmasında, örneğin astım belirtileri göstermeye başlamasında çevresel faktörlerin çok önemli etkisi vardır. Nitekim, genetik yapıları aynı olan tek yumurta ikizlerinin sadece %’inde aynı alerjik hastalık bulunur. Alerji yalnız kalıtsal faktörlerin etkisiyle ortaya çıkıyor olsaydı, her iki çocuğun da aynı alerjik hastalığa sahip olması gerekirdi. ALLERJİK HASTALIKLAR NELERDİR? Alerjik hastalıkların başlıcaları şunlardır: SAMAN NEZLESİ (Alerjik Nezle) GÖZ NEZLESİ (Alerjik Konjunktivit) ASTIM (Alerjik Bronşit) ÜRTİKER ve EGZEMA (Alerjik Deri Hastalıkları) ALLERJİK HASTALIKLAR NASIL ORTAYA ÇIKIYOR? Alerjik hastalıkların ortaya çıkması için atopik özelliğe sahip kişinin belirli bir süre allerjenlerle temas etmesi gerekir. Buna duyarlılık kazanma süresi denir ve birkaç haftadan birkaç yıla kadar değişebilir. Bu dönemde, allerjene karşı immunglobulin E (IgE) adı verilen özel antikorlar üretilir ve bunlar da mast hücrelerinin yüzeylerine yapışırlar. Bu kişi tekrar allerjenle karşılaştığında, allerjen ile IgE’ nin hücre yüzeyindeki birleşmeleri, mediatör ismi verilen çeşitli maddelerin salınmasına neden olur. Allerjik hastalıkların belirtilerinden bu mediatörler sorumludur. Allerjik hastalıklar, allerjenle mast hücresi yüzeyindeki antikorların buluşma yerlerine göre farklı hastalıklar olarak karşımıza çıkar. Meselâ, bu buluşma burun zarında oluyorsa saman nezlesi, bronşlarda ise astım ve derimizde ise egzema görülür. Vücudun tümünü ilgilendiren yaygın allerjik reaksiyonlara ise anafilaksi veya allerjik şok ismi verilir. ALLERJİK HASTALIKLAR NEDEN ARTIYOR? Alerjik hastalıkların her geçen yıl hızla artışının nedenlerini araştıran uzmanlar, bu artışın yaygın antibiyotik kullanımı ve çocukluk çağı infeksiyonlarının azalmasından kaynaklanabileceğine dair bulgular elde etmişlerdir. Bağışıklık sisteminin tam olarak gelişebilmesi için 1 yaşından önce geçirilen infeksiyonların büyük önemi vardır. Dünyaya allerjiye yatkın olarak gelen çocuklar, geçirdikleri infeksiyonlar sayesinde mikrop ve virüslerle mücadele etmeyi öğrenirler. Bağışıklık sistemi bu infeksiyonlar sayesinde güçlenir. Buna karşılık, çok temiz ortamlarda büyüyen, çok az infeksiyon geçiren ve çok sık antibiyotik verilen çocukların bağışıklık sistemleri yeteri kadar mikropla karşılaşamadığından, allerjiye daha yatkın olurlar. Gerçektende, çok çocuklu ailelerde ve erken yaşta yuvaya gönderilen çocuklarda astım ve allerjik hastalıkların daha az görülmesi, bu çocukların daha çok infeksiyon geçirmeleriyle açıklanmaktadır. Buna karşılık az çocuklu ailelerde ve topluma fazla girmeyen ve daha az mikropla karşılaşan çocuklarda astım riski de yüksektir. Araştırmacılar, çocukluk çağında geçirilen ve astıma karşı koruyuculuk sağlayan infeksiyonları şöyle sıralıyorlar: Kızamık Kızamıkcık Suçiçeği Kabakulak A tipi hepatit Nezle Astım Allerjiler köy, çiftlik gibi ortamlarda büyüyen çocuklarda ve hatta gebeliklerini bu tür yerlerde geçiren kadınların bebeklerinde de daha az görülmektedir. Bu gibi yerlerde kedi, köpek ve diğer çiftlik hayvanları ile iç içe büyüyen çocuklar daha fazla mikropla karşılaştıkları için, bağışıklık sistemleri daha güçlü olmakta ve allerjiye yatkınlık azalmaktadır. Çocukluk çağında çok sık antibiyotik kullanılması da astım riskini artıran bir faktördür. Çocuklara boğazı ağrıyor, ateşi var, burnu akıyor diye hemen antibiyotik verilmesi gereksiz olduğu gibi zararlıdır da. ALERJİK REAKSİYONLAR Besinlere, ilaçlara, böcek zehirlerine.. karşı gelişen tabloları allerjik hastalık değil, allerjik reaksiyon olarak değerlendirmek daha doğrudur, çünkü allerjenle karşılaşılmadığı sürece bu kişilerde her hangi bir hastalık belirtisi görülmez. Oysa, ev tozu akarlarına karşı allerjik olan bir astımlı sadece bu allerjenlerle karşılaştığında değil, başka bir çok nedenle de (soğuk hava, egzersiz, nezle, grip gibi viral infeksiyonlar..) astım krizlerine girerler. SİGARA Anne ve babaları sigara içen çocuklarda hırıltılı solunum, alt solunum yolları enfeksiyonları ve astım, evlerinde sigara içilmeyen çocuklara göre, özellikle de hayatın ilk yılında çok daha fazla görülür. Annenin sigara içmesi, yaşamın ilk yılında ortaya çıkan astım için bir risk faktörüdür. Bu risk, annenin alerjik bir hastalığı olması durumunda 4 kere daha fazla olmaktadır. Gebelikleri süresince sigara içen annelerin bebeklerinin doğumdaki solunum fonksiyonlarının daha kötü olduğu saptanmıştır. Annesi sigara içen bebeklerin kordon kanında IgE düzeyleri yüksektir ve alerjik hastalık riski artmıştır. İki ayrı çalışmada da, günde 10 veya daha fazla sigara içilmesinin 12 yaşından önceki astım riskini 2,5 kat artırdığı ve egzamalı çocukların sigara dumanına maruz kalmalarının astım riskini yükselttiği belirlenmiştir. YAZ TİPİ HAVA KİRLİLİĞİ Astım ve alerjik hastalıkların oluşumunda yaz tipi hava kirliliği daha önemlidir. Yaz tipi hava kirliliğinin esas kaynağı yoğun trafiktir. Motorlu araçların egzoz gazlarından çıkan petrol yanma ürünlerine güneş ışınlarının etkisiyle başta ozon olmak üzere çeşitli azot oksitleri meydana gelir. Oksidanlar, yani ozon ve azot oksitleri, solunum yolları için adeta zehir etkisi yaratır. Bunların, baş ağrısı, gözlerde sulanma, kızarma, burun akıntısı ve hapşırma gibi tahriş edici etkileri hemen herkeste görülür. Oksidanlar, solunum yollarını döşeyen hücreler üzerine de çok zararlı ve hasar oluşturucu etkiler yaparlar. Araştırmalar, oksidan ismi verilen maddelerin başta astım ve saman nezlesi olmak üzere alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında çok önemli etkileri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Oksidanlar, ayrıca astımı ve bronşiti olanlarda öksürük, hırıltılı solunum ve nefes darlığına da yol açarlar. BESLENME VE ALERJİ Diyet ile alerjiler arasında çok yakın bir ilişki vardır. Son yıllarda, bazı yağ asitlerinin fazla tüketilmesinin, astım ve alerjilerin gelişiminde bir risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir. Buna karşılık omega-3 yağ asitlerinin allerjik hastalıkların gelişimini engelleyebileceği düşünülmektedir. İçinde balık yağı bulunan diyetlerin astıma karşı koruyucu etkisi olabileceğine dair iddialar vardır. Margarinde bulunan trans yağ asitleri tüketimi ile alerji belirtilerinin sıklığı da ilişkili bulunmuştur. Birçok araştırmada, az miktarda C vitamini alanlarda akciğer fonksiyonlarında azalma olduğu, ayrıca kış boyunca taze meyve tüketimi ile astım semptomları arasında ters bir ilişki bulunduğu saptanmıştır. Aşırı tuz tüketiminin, özellikle erkeklerde astımdan ölüm oranlarını artıran bir faktör olabileceği ileri sürülmüştür. Alkolün alerji ve astım belirtilerini tetikleyen bir faktör olduğu eskiden beri bilinir. EGZERSİZ ALLERJİSİ NEDİR? Son yıllarda giderek yaygınlaşan alerjik hastalıkların yeni yeni tanınan türlerinden biri de egzersiz alerjisidir. Egzersiz alerjisi, ciltteki hafif kızarma ve kabartılardan karın ağrısı, bulantı ve kusmaya, astım krizinden anaflaksiye kadar çok farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Jogging (yavaş koşu), tenis, futbol, bisiklet, kayak ve hatta aerobik gibi birçok spor egzersiz türü alerjiye neden olabilmektedir. RİSK FAKTÖRLERİ Yemek yedikten veya bir ilaç alındıktan sonra yapılan egzersizlerde alerji ihtimali daha fazladır. Bu yiyecek, kişinin evvelden beri alerjik olduğu bilinen bir madde olabileceği gibi, herhangi bir besin maddesi de olabilir. Egzersiz alerjisine neden olabilen yiyeceklerin başlıcaları, karides, istiridye.. gibi deniz hayvanları, şeftali, üzüm, kereviz, elmadır. İlaçlar içinde aspirin, ağrı kesiciler, romatizma ilaçları ile bazı antibiyotiklerin riski daha fazladır. Yine egzersizden önce alkol veya kafein (kola, kahve, çikolata...) alınmış olması ve egzersizin fazla sıcak ve nemli ya da çok soğuk ve kirli havada yapılmış olması da riskli bulunmuştur. Bazı kişilerde yağmur altında yapılan egzersizler suçlanmıştır. Adet dönemindeki hanımlarda da egzersiz alerjisi ihtimali daha fazladır. Egzersiz alerjisi riskinin en düşük olduğu spor yüzmedir. BELİRTİLERİ Egzersiz alerjisi tipik olarak bazı öncü belirtilerle başlar. Bunlar, yaygın sıcaklık ve kaşıntı hissi, yorgunluk ve ciddin kızarmasıdır. Daha sonra ürtiker (kurdeşen) diye isimlendirilen, 1-2 cm boyutlarında kaşıntılı kabarıklar ortaya çıkar. Cilt altı dokusunun şişmesi özellikle yüzde, avuç içi ve ayak tabanında belirgindir. Birçok hastada tansiyon düşüklüğü ile beraber şuur ile ilgili bozukluklar da görülür. Karında kramp şeklinde ağrılar ile bulantı ve kusma da meydana gelir. Baş ağrısı hem çok sık rastlanan ve hem de üç gün kadar devam eden en inatçı belirtilerdendir. Egzersiz alerjisinin belirtileri genellikle 2 saat içinde azalmaya başlar, fakat bazen 12 saat sürdüğü de olur. EGZERSİZ ALERJİSİNİN ÖNLENMESİ Egzersizle ilgili olarak sadece deri belirtileri gösteren hastaların, efordan önce antihistaminik ilaç almalarının yararı olabilir, ancak bunların her zaman tam etkili olması beklenmemelidir. Egzersizden 4 saat öncesine kadar yemek yenilmemeli ve hiçbir ilaç da alınmamalıdır. Ağır egzersizden önce, ısınma hareketleri yapılmalıdır. Çok sıcak ve nemli ya da soğuk ve kirli havada egzersizden kaçınılmalıdır. Soğuk havada yapılacak egzersizlerde ağız ve burnun bir maske ile kapatılması işe yarayabilir. Ağır egzersizler birden kesilmemeli, vücudun soğuması için egzersiz 10-15 dakika içinde yavaş yavaş bitirilmelidir. Egzersiz alerjisi olan kişiler yalnız başlarına egzersiz yapmamalıdır. Egzersiz alerjisi olanlar, egzersizden 10-15 dakika önce nefes açıcı spreylerinden kullanmalıdır. Egzersiz sırasında öncü belirtiler ortaya çıkar çıkmaz egzersize son verilmeli ve derhal nefes açıcı spreyler alınmalıdır. ALLERJİNİN EN KORKULANI: ANAFLAKSİ Alerjinin en korkulan, en ağır ve tehlikeli şekli olan anaflaksi, vücudun tümünü ilgilendiren yaygın alerjik reaksiyonlara bağlı olarak gelişir. Anaflaksi, alerjik şok ismiyle de bilinir; erken tanınıp acil olarak tedavi edilmediğinde kişiyi şok ya da ölüme kadar götürebilir. Gazetelerde okuduğumuz ‘Penisilin iğnesi yapıldı, yaşamını yitirdi’ veya ‘Arı sokmasından öldü...’ gibi olayların nedeni hep anaflaksidir. Ülkemizde her yıl ortalama olarak 100 kişinin anaflaksiden dolayı yaşamlarını yitirdikleri söylenebilir. ANAFLAKSİNİN SEBEPLERİ Anaflaksiye sebep olabilen pek çok madde vardır: İlaçlar (penisilin, sefalosporin ve diğer antibiyotikler; aspirin, ağrı kesici ve romatizma ilaçları, lokal anestezikler, röntgen çekilirken kullanılan kontrast maddeler...) Serumlar ve aşılar Kan ve kan ürünleri Yiyecekler (Yumurta, süt, domates, fıstık, deniz ürünleri...) Yiyeceklere konan katkı maddeleri Bozulmayı önleyici maddeler (Sülfitler) Renklendiriciler (Tartrazin) Tat vericiler (Glutamat) Fiziksel etkenler: Egzersiz, soğuk Çeşitli maddeler: Lateks, sperm Anaflaksinin belirtileri Anaflaksi, kişinin duyarlılığına ve alınan alerjenin miktarına göre değişik tablolara neden olur. Başta deri, alt ve üst solunum yolları, dolaşım ve sindirim sistemi olmak üzere pek çok organ sistemine ait belirtiler ortaya çıkar. Anaflaksi, çok ani olarak ortaya çıkan bir durum olduğu için sadece doktorlar tarafından değil, herkesçe bilinmesi, tanınması ve ilk acil müdahalenin hemen yapılması, hastanın yaşamının kurtarılması bakımından çok önemlidir. Alerjenin alım yolu ve vücuda giriş hızı da anaflaksinin ağırlığını belirleyen önemli faktörlerdir. Mesela, penisilin iğnesi penisilin hapına göre çok daha ağır bir anaflaksiye yol açar! Anaflaksi belirtileri, alerjenle karşılaşıldıktan hemen birkaç dakika sonra başlar, 15-20 dakikada zirveye çıkar ve 1 saat içinde de azalmaya yüz tutar. Anaflaksi, bazı kişilerde belirtiler tamamen kaybolduktan 8-24 saat sonra tekrarlayabilir. Bu nedenle, anaflaksi saptanan bir kişinin en azından 24 saat süreyle doktor gözetimi altında kalması gerekir. TEHLİKE SİNYALLERİ Anaflakside, solunum ve dolaşım sistemini ilgilendiren belirtiler ciddi bir krizin işaretleridir. Solunum sistemi belirtileri: Burunla ilgili olarak kaşıntı, su gibi akıntı, hapşırma, burun tıkanıklığı... gibi belirtiler vardır. Ses tellerinin şişmesi (gırtlak ödemi), ses kısıklığı ve konuşma güçlüğü yaratabileceği gibi, bu darlığın çok fazla olması nefes alıp vermeyi güçleştirir, hatta tamamen imkansız kılar ve ölüme neden olur. Bazı hastalarda ise astımlılarda olduğu gibi inatçı öksürük, hırıltılı solunum ve nefes darlığı gelişir. Dolaşım sistemi belirtileri: Çarpıntı, düzensiz ve hızlı kalp atışları, göğüs ağrısı, baş dönmesi.. vardır. Kan basıncının düşmeye başlaması ciddi bir anaflaksinin habercisidir. Yaşlı hastalar kalp krizi de geçirebilirler. Sindirim sistemi belirtileri: Karında kramp tarzında ağrılar, bulantı, kusma, karında şişkinlik ve gerginlik, ishal ortaya çıkar. Diğer belirtiler: Bu sistemlere ait belirtilerden başka birçok hastada, terleme, idrar kaçırma, baş ağrısı, şuur bozukluğu, halüsinasyon.. görülür. Anaflakside ölüm: Anaflakside ölüm nedeni gırtlak ödemi veya inatçı tansiyon düşüklüğü veya kalp krizidir. ANAFLAKSİ TEDAVİSİ Anaflaksi çok acil bir durumdur. Kişiye hemen girişimde bulunulmadığı zaman kısa zamanda ölüme sebep olabilir. Bu sebeple, anaflaksi belirtileri saptanır saptanmaz bir taraftan en yakın doktor veya hastaneye ulaşılmaya çalışılırken, diğer taraftan yapılması gereken bazı işlemler vardır. Alerjenin vücuda girdiği yer belli ise (Arı sokmasında olduğu gibi!), o bölgeye hemen turnike yapılarak zehirin kana karışması engellenir. Varsa, arının iğnesi çıkartılır. Kişi sırtüstü yatırılır ve bacakları yukarı kaldırılır. Bu sayede beyin ve kalp gibi önemli organlara daha fazla kan gitmesi sağlanır. Hasta sıcak tutulur. Mümkünse oksijen verilir. Anaflakside yaşam kurtarıcı ilaç ADRENALİN’dir. 1:1000’lik adrenalin, 0,3-0,5 ml dozunda 20 dakika arayla cilt altına zerk edilir. Anaflaksi tedavisinde yararlanılan diğer ilaçlar kortizon ve antihistaminikler’dir. Astım krizi belirtileri olan hastalara bronş spazmını azaltan nefes açıcı ilaçlar da verilmelidir. Kan basıncı düşük olan hastalara hem kan basıncını yükselten ilaçlar (vazopressörler) hem de damar yoluyla sıvı uygulanır. Gırtlak ödemi nedeniyle asfiksi (boğulma) belirtileri gösteren hastalara nefes alabilmeleri için acil trakeostomi (ana nefes borusuna dışarıdan delik açılması) gerekir. ANAFLAKSİDEN KORUNMA Daha önce anaflaksi geçirmiş olanlar, durumlarını bildiren bir kart veya künye taşımalıdırlar. Anaflaksi nedeniyle ölüm tehlikesi atlatanların yanlarında sürekli olarak adrenalin bulundurmaları gerekir. Bu kişilere adrenalini hangi durumda, nasıl uygulayacakları da öğretilmelidir. Anaflaksiye neden olan etkenlerden (ilaç, yiyecek...) uzak kalınmalıdır. Anaflaksi tanımlayan hastalara iğne şeklindeki ilaçlardan çok hap veya şurup verilmelidir. Anaflaksi tanımlayan hastalara ß-bloker sınıfı ilaçlar verilmemelidir. En azından 24 saat süreyle doktor gözetimi altında kalması gerekir
   
 
  SICAK HAVALARA DİKKAT... - 11.07.2008
  Güneş ve Sıcak Havalara Dikkat! Güneş yanıklarından korunmak için "15 dakikadan fazla güneşte kalmayın" önerisinde bulunan Bakanlık, güneş ışınlarına maruz kalınması nedeniyle oluşan cilt yanıklarına ise "diş macunu veya yoğurt sürmeyin" uyarsında bulundu. Sağlık Bakanlığı, vatandaşlara "15 dakikadan fazla güneşte kalmayın, cilt yanıklarına da diş macunu veya yoğurt sürmeyin" uyarısında bulundu. Sağlık Bakanlığı, artan sıcakların insan sağlığını tehdit etmeye başladığını bildirdi. Bu havalara özellikle, bebek, çocuk, hamileler ile tansiyon, kalp ve şeker gibi kronik hastalıkları bulunan kişilerin dikkat etmesi gerektiğini kaydeden bakanlık, aksi halde, sıcak çarpmaları, gıda zehirlenmeleri ve sıvı kaybına bağlı rahatsızlıkların meydana gelebileceğine işaret etti. Özellikle sahil bölgelerinde tatil yapan vatandaşların vücut ısısının ayarlanamaması nedeniyle sıcak çarpmasına maruz kaldıklarına işaret eden Sağlık Bakanlığı, sıcak çarpmalarının; güçsüzlük, baş dönmesi, bol terleme, adale krampları, davranış bozukluğu, solgun ve sıcak deri, mide krampları, kusma, bulantı, hızlı nabız, bilinç kaybı ve hayal görme belirtileriyle anlaşılabileceğine dikkat çekti. Sağlık Bakanlığı, sıcak çarpmasına maruz kalanların, serin ve havadar bir yere alınarak, giysilerinin çıkarılmasını, sırt üstü yatırılarak kol ve bacaklarının yükseltilmesini öneriyor. Ayrıca kişinin bulantısı yoksa ve bilinci açıksa, su ve tuz kaybını gidermek için 1 litre suya 1 çay kaşığı karbonat ve 1 çay kaşığı tuz karıştırılarak içirilmesi gerektiğini bildird Vatandaşların bu tür olumsuzluklara maruz kalmamaları için özellikle güneş ışınlarının dik açıyla geldiği 11.00 ila 16.00 saatleri arasında açıkta bulunmamaları veya denize girmemelerini öneren Bakanlık, ille de dışarı çıkılacaksa güneş gözlüğü, şapka ve şemsiye gibi aksesuarların ve bol kıyafetlerin tercih edilmesini istedi. Sağlık Bakanlığı, vatandaşlara sıvı kaybını önlemek için günde iki bardak su içmelerini önerdi. Sıvı ihtiyacını karşılamak için taze sıkılmış meyve suları, ayran, bitki ve meyve çaylarının da içilmesi gerektiğini bildiren Bakanlık, sıvı kayıplarını dile getiremeyecek olan bebek ve çocuklar konusunda ebeveynleri de dikkatli olmaları için uyardı. Güneş yanıklarından korunmak için 15 dakikadan fazla güneşte kalınmamasını, kalınacaksa da koruyucu kremler kullanılmasının önemine değinen Sağlık Bakanlığı, cilt yanıklarına da diş macununu veya yoğurt sürmemeleri için vatandaşları uyardı. Yaz aylarında yeterli ve dengeli beslenmenin önemine dikkat çeken Bakanlık, besinleri pişirirken ızgara, buğulama ve haşlama yöntemlerinin tercih edilmesinin daha yararlı olacağını bildirdi. Bakanlık, "Günde en az 5 porsiyon meyve tüketin. Hamurlu tatlılar yerine sütlü tatlılar ve dondurma yiyin" önerisinde bulundu.
   
 
  MİDE KANSERİ ANTİBİYOTİKLE ÖNLENEBİLİYOR - 10.07.2008
  Bin sağlıklı insanın doku örneklerinde ülser ve tümöre neden olan mide bakterisini arayan Stockholm Karolinska Enstitüsü gastroenteroloğu Tom Storskrubb ve ekibi, birçok durumda Helicobacter pylori bakterisinin antibiyotikle tedavi edilerek mide kanserinin önlenebileceği sonucuna vardılar.Araştırmaya katılanlardan üç kişiden birinde Helicobacter pylori mikrobi saptanırken ,katılımcıların yüzde onunda eski enfeksiyona ait izler görülmüştür.Enfeksiyonu atlatmış ve hala enfeksiyon taşıyan yedi kişiden birinde ise bilim insanları tümör riskinin daha yüksek olduğunu söylüyor. Bununla birlikte mukozada tümöre neden olabilecek hücre değişimleri yalnızca elli yaşından büyüklerde görülmektedir.Storskrubb bu nedenle bu yaş grubundaki insanlarda dikkat çekici bir sindirim sorunu görüldüğünde, Helicobacter pylori testi yapılmasını ve enfeksiyonun antibiyotikle tedavi edilmesini öneriyor.Hastaların bu şekilde mide kanserinden korunabileceğini söyleyen Storskrubb, ikinci bir araştırmada mide bakterisinin kan testiyle teşhis edilebileceğini kanıtladı.
   
 
  KENELER ve KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ - 09.07.2008
  Kene, eklem bacaklılar sınıfından kan emici ve gözsüz bir dış parazittir. Günümüzde 889 kene türü biliniyor. Kenelerin hepsi zararlı değil. Ancak insan ve evcil hayvanlarda parazit hayatı yaşayan bazı kene türleri çeşitli mikropları bulaştırıp birçok hastalığa yol açabilir. Bunların arasında en büyük tehtit oluşturan hastalık KIRIM - KONGO KANAMALI ATEŞİ dir. Bu hastalığa kenelerin taşıdığı virüsler yol açar. Hyalomma cinsi keneler, özelliklede H.marginatum marginatum hastalığın taşınmasında çok etkilidir. Virüs bulaşmış keneler kan emişlerini tamamlayıp ayrılırken bir sıvı salgılar. Hastalık genellikle bu sıvı ile bulaşır. KKKA virüsü yalnızca insanlarda hastalık yapar. Bağışıklık sistemi veve damar hücrelerine saldıran virüsler,Kendilerine karşı antikor salgılanmasını engeller ve damar hücrelerinde hasara yol açar. Virüs bulaşan her beş kişiden birinde hastalık görülür. Kene ısırmasıyla hastalık gelişmesi arasındaki süre, yani kuluçka dönemi 3 - 7 gün arasındadır. Bu dönemden sonra 41ºC kadar yükselen ateş baş ağrısı, kas ağrıları ve baş dönmesi hastalığın ilk belirtileridir. Ateş ortalama 4-5 gün sürer ve bu belirtilere ek olarak ishal, bulantı ve kusma görülür. Genellikle 1-7 gün süren bu dönemden sonra kanamalı dönem başlar. KKK ateşinde en belirgin laboratuvar bulgusu trombosit sayısının düşmesidir. Beyaz kan hücrelerin sayısıda azalır ve AST, ALT gibi karaciğer enzimleri yükselir. Eğer hastalık ölümle sonuçlanmassa Tam Kan Sayımı ve Biyokimya testleride içinde olmak üzere tüm laboratuvar testlerinde elde edilen değerler 5 - 9 günde normal sınırlara döner. Virüse karşı bedenin geliştirdiği IgM ve IgG antikorları hastalığın başlamasından 7 gün sonra ELISA ve IFA testleri ile saptanabilir. Bedene yapışmış bir kene görülürse kesinlikle onu öldürmeden, ezmeden, patlatmadan, ağız kısmını koparmadan çıkartmak gerekir. Bir pensle doğrudan düz olarak hiç döndürmeden yavaşça çekilip alınması çok önemlidir. Kene çıkarıldıktan sonra ısırılan yerin bol sabunlu suyla yıkanılması yada alkollü mendille silinmesi önerilir. Bölgesel temizlik yapıldıktan sonra yara iyot içeren mikrop öldürücü sıvılarla temizlenmelidir. Bedendeki kenenin üzerine alkol kolanya yada gaz yağı gibi kimyasal maddeler dökmemek, sigara yada ateşle keneyi uzaklaştırmaya çalışmamak gerekir. Bu işlemler kenenin kusmasına yol açıp hastalık bulaştırma riskini artırır. Isırılan kişinin en kısa sürede bir sağlık kuruluşuna başvurması büyük önem taşır.
   
 
  GAZETECİ-YAZAR MİTHAT BEREKEK STANDIMIZDA BİZİ ZİYARET ETTİ... - 13.05.2008
  9-10 MAYIS 2008 DE ÇEŞME ALTINYUNUS OTELİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN 6.EGE İNSAN YÖNETİMİ ZİRVE KONGRESİNDE ÜNLÜ GAZETECİ-YAZAR MİTHAT BEREKET İN STANDIMIZI ZİYARETİ TÜM ASKLEPİON DOKUZ EYLÜL TIP LABORATUVARI ÇALIŞANLARINI ONURLANDIRMIŞTIR.
   
 
  6.EGE İNSAN YÖNETİMİ ZİRVESİ - 09.05.2008
  ASKLEPİON DOKUZ EYLÜL TIP LABORATUVARI 9-10 MAYIS 2008 TARİHLERİ ARASINDA ÇEŞME ALTIN YUNUS OTELİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN 6. EGE İNSAN YÖNETİMİ ZİRVE KONGRESİNDE KATILIMCI OLARAK BULUNMAKTADIR.
   
 
  TSE DEN ALINMIŞ ISO 9001-2000 BELGELİ İZMİR'DEKİ İLK LABORATUVARIZ... - 01.05.2008
  ASKLEPİON DOKUZ EYLÜL TIP LABORATUVARI OLARAK İZMİR' DE TSE DEN ALINAN İLK ISO 9001-2000 BELGELİ LABORATUVAR ÜNVANI İLE HİZMETİMİZE DEVAM ETMEKTEYİZ.
   
  ASKLEPİON DOKUZ EYLÜL TIP LABORATUVARI 10. YILINDA - 17.12.2007
  1998'den buyana sağlık sektöründe duruş ve çizgisini kaybetmeden , gelişen teknolojiye ayak uydurarak en iyi şartlarda, kalitesinden ödün vermeyerek hizmetine devam eden ASKLEPİON DOKUZ EYLÜL TIP LABORATUVARI 2008'de 10'cu yılına girmeye hazırlanıyor.
   
  İZMİR TİCARET ODASINDAN TAKDİRNAME - 01.11.2007
  Asklepion Dokuz Eylül Tıp Laboratuvarımız, 2006 yılında Yüksek Safi Ticari Kazanç beyan ederek ülke ekonomisine yaptığı katkı ve başarılarından dolayı İZMİR TİCARET ODASI tarafından takdirname ile ödüllendirilmiştir.